← Bloga Dön

Şizofreni ve Evrimsel Bakış

Bilim ve Ütopya Dergi Yazıları
Şizofreni ve Evrimsel Bakış

Evrimsel psikiyatri, evrimsel biyoloji gibi psikiyatrinin gelişimi adına belli yanıtlar almak adına sorular sorar: “Türlerimiz adaptasyonunu nasıl sağladı?”, “İnsan olma sürecinde ortaya çıkan evrimsel maliyetler nelerdir?”, “Zihin, neden çeşitli olumsuz koşullara rağmen daha uygun hale gelmiyor?”

Evrimsel psikiyatri bu sorulara yanıt amacıyla sürecin başlangıcına, yani eski çağlardaki insanlara odaklanır. Milyonlarca yıl önce iklim ve çevresel koşulların da değişmesiyle birlikte insansı atalarımız, Afrika’nın geniş çayırlarında yaşamaya başladı. 3 milyon yıl içinde beyin hacmimiz üç kat arttı. Ateş ve alet yeteneklerimiz gelişti. Topluluk halinde yaşamanın sonucu olarak dil becerilerimiz gelişti. Konuşma, toplumsal hayatımızı daha da karmaşık hale getirdi. Kültür inşa etmeye başlandı. Zaman içerisinde ise, kültürel evrimimiz hem hızı hem ivmesi ile biyolojik evrimimizin önüne geçti. Fakat başlangıçtan itibaren beden gibi, insan zihni de bu savana koşullarında gelişti ve oraya adapte olacak şekilde evrildi. Bugünkü ruhsal problemlerin bir kısmının, beynimizin yapısal evriminin modern dünyanın gereksinimlerinin çok gerisinde kalması ile ilişkili olduğu düşünülmekte. Örneğin beyin sapı ve limbik sistem denilen beynimizin daha ilkel bölümleri, halen vahşi doğadaki hayatta kalma modumuzun alarm sistemleri ile donatılmış durumda. Buna rağmen günümüzde bu alarmlar, savanadaki tehlikeli koşullarda ve yaşam ömrü günümüze göre epey kısa olan insanı hayatta tutabilmek adına, uzun vadede daha olumsuz sonuçlara neden olması pahasına, işlev görüyor. Çünkü beynimizin, insancıl bölümü olan prefrontal korteks; düşünen, düşüncesi üzerine düşünmemizi sağlıyor. “Zihin kuramı” dediğimiz başkasının zihni üzerine fikir yürüten ve rasyonel karar veren bu bölümü, daha uzun soluklu analizler yapıp bunlara yönelik planlar yapabilme yeteneğine sahip. Buna rağmen kimi zaman ilkel beynimizin alarm sistemi, Travma Sonrası Stres Bozukluğunda olduğu gibi, eski çağların sistemine uygun şekilde yanlış alarm veriyor ve bu alarmda takılı kalıyor… İşte, ilkel zamanların koşulları, türümüzün doğal seçilim sürecinde hangi zihinsel adaptasyonlara olanak tanınacağının belirlenmesinde çok önemli bir rol oynuyordu ve bugün bu adaptasyonları incelemek pek çok hastalığı anlamak ve anlamlandırmak için bize yol göstermektedir. Bu yol göstericilik bilimsel ilerlemede yeni buluşlar için veya olan bilginin anlamlandırılabilmesi için bize önemli bir fayda sağlayabilir. Evrimsel bakış bu noktada bize yardımcı olmaktadır. Bu aşamada kısaca bilim filozoflarına kulak vermekte fayda olabilir. Bilim filozofları sağlam bir kanıt temeli oluşturmak için çok sayıda kanıt dizisinin iç içe geçtiği bir “kablolama” metodolojisini tanımlamışlardır. Sıralı bağlantıların mantıksal bir “zincirini” oluşturan argümanların aksine, kablolama yöntemi, eksik kanıtların dahil edilmesini önemli bulur. Kimi bilişsel psikologlar, kablolama yönteminin hem sağlam (hem de paralel bir iplikçik başka bir iplikçikteki bir boşluğu telafi edebilir) hem de araştırmacıyı çok uzağa götürecek olan vahşi hipotezleri kısıtladığından dolayı bilimsel olarak güçlü olduğunu savunmaktadır. Dolayısı ile spekülasyonlara açık ve onlardan yararlanan evrimsel bakış açısı bu bağlamda hem güçlü hem de zayıflıklar barındıran bir alan olarak düşünülebilir.

İnsanlar gruplar halinde yaşar. İnsanın evrimsel seçilimde hem dış tehditler hem de grup içindeki tehditlere karşı tetikte olmak ve gerek olduğunda yanlış alarma rağmen hareket edebilmek önemli rol oynar. Neandertaller ve türümüz arasında gerçekleştiği düşünülen hayatta kalma savaşında, türümüzün sağ kalması ile ilgili görüşlerde daha savunucu veya kuşkucu “olabilen”in sağ kalımında etkisi olduğuna dair çeşitli görüşler mevcut. Bu yazıda Şizofreni ve ilişkili durumların (spektrum) birey için değilse bile, türümüz ve grup için olası evrimsel avantajlarını tartışmaya çalışacağız. Bunun bir nedeni yalnızca sendrom düzeyindeki şizofreninin bile kültürler ve toplumlar arası benzer oranlarda bulunuyor olması. Eğer tüm toplumlarda, aradan geçen zamandan bağımsız olarak, bu hastalık sabit bir şekilde korunuyorsa bunun nasıl bir anlamı olabilir? Acaba evrimsel olarak bu hastalığın korunması neye hizmet ediyor veya bunun korunması hangi özelliğimizin ürünü? Hastalığın tüm kriterlerini barındırmasa da hasta olmayanlarda da bolca bulunan “izler” türümüze faydalı oluyor olabilir mi? Şizofreni özellikleri belli eşiği geçmediğinde bazen faydalı olup yalnız eşiği geçince mi hastalık ortaya çıkıyor? Yoksa insan türünün gelişimsel olarak diğer türlerden çok önemli farklılığı olan “insansı düşünce” sistemi gelişirken oluşan bir yan ürün- yan etki midir şizofreni?

Modern insanın, karmaşık kişilerarası ilişkilere oldukça uyumlu ve adaptasyon gösteren bir beyni vardır. Bu “sosyal beyin”, zihnimizin önemli bir parçasıdır. Şizofreni hastalığını beynin evriminin bir bozukluğu olarak gören yazılar şizofreniyi sosyal bir hastalık olarak da tanımlar. Buna dair anatomik işlevsel ve klinik deliller mevcuttur. Dolayısı ile kimi yazılarda şizofreni “sosyal yabancılaşma fenomeni” olarak değerlendirilir. Buraya geçmeden, günümüz psikiyatrisinin bir zorunluluk olarak istatistiksel veriler ve deneyler sonucunda varabildiği tanı sistemini kısaca inceleyelim. Şizofreni nedir? Şizofreni halüsinasyon, hezeyan (sanrı) ve düşünce yapısı\işleyişinde bozuklukla giden kişinin günlük hayatını etkileyen bir psikiyatrik hastalıktır. Buradaki halüsinasyonlar görsel olabileceği gibi, yalnızca ses duyarak ya da dokunma hissi vb ile de gerçekleşebilir. Hezeyan ise doğru olmadığına dair aşikâr veriler olmasına rağmen, değiştirilemeyecek şekilde saplantılı inanç olarak tanımlanır. Şizofrenide bu kimi zaman bizardır (gerçeklikten çok uzak). Hastalığın iki önemli belirtisi ise, kendine özgü içe kapanma ve algı ve yorumlamalarda değişikliktir. Şizofreni içinde halüsinasyon hezeyan ve gerçeklik algısındaki bozukluk durumlarına kabaca “psikoz” deriz. Bunlar şizofreninin sendromik tanımının unsurlarıdır. Fakat psikoz yaşantıları şizofreni hastalığı dışında yaşantılanabilir. Her psikotik yaşantı şizofreni anlamına gelmez. Örneğin ağır depresyonda veya madde kullanımı sırasında veya beyin tümörü varlığında yine psikotik belirtiler olabilir. Yardım arayışına neden olsun olmasın, psikiyatrik bir tablonun parçası olsun ya da olmasın, bir kez yaşansın ya da uzun süre devam etsin tüm psikoz durumları ise psikotik yaşantı olarak tanımlanır. Hastalık haline gelince belirti denilir. Bazı hastalıklarda psikoz şarttır ve hastalık için psikoz gerekir, bazense başka bir sendromun bir ek belirtisi olabilir. Psikoz yaşantısı toplumda sanıldığından çok daha yaygındır. Yaşam boyu herhangi bir kişinin psikoz deneyimleme olasılığı yaklaşık yüzde 4 gibi yüksek bir orandır. Bu zihnimizin psikotik belirtiler konusunda ne kadar hassas olduğuna ve en ufak “değişiklik durumunda” fabrika ayarları olarak psikoza ne kadar yatkın olduğuna dair önemli bir veri olarak değerlendirilebilir. Bu konuda şizofrenideki paranoid düşünceye eğilimin(sanrı-hezeyan), beynimizin farkındalıkla ilgili alanları dışında bir özellik olarak korunduğu düşünülmektedir. Grup seçilimi baskısı ile evrimleşen insanın, elbette ki ötekine ilişkin hazır ve hızlı çalışan sistemlerinin olması beklenir. Tıbbi bir hastalıkla benzerlik yapıldığında, orak hücreli anemi denilen hastalıkta kansızlığa neden olan bir mutasyonla birlikte insanlar daha solgun ve yorgun olarak yaşarlar. Bununla birlikte sıtmanın bazı türlerine yakalanan insanlara bakıldığında, orak hücreli anemi hastalığı olanların bu sıtma türünden etkilenmediği, buna karşı bağışıklık barındırdığı bilinmektedir. Bir sıtma salgınında hayatta kalanlar onlar olacaktır. Buna benzer olarak paranoya için de benzer bir bağlam düşünülebilir. İnsan dışındaki saldırganlar tarafından tehdit altında bulunan veya diğer insanlarla mücadele eden insan gruplarının bir arada yaşadığı bir çevrede bu özellik veya eğilimlerin biraz daha fazla bulunması kimi kritik zaman aralıklarında türün varoluşu için bir avantaj teşkil etmiş olabilir.

Şizofreni ve psikotik bozuklukların zihinde hangi bölümlerde nasıl bir bozulma ile ilişkili olduğu, henüz bilimin kesin olarak tespit edebildiği net bilgiler değildir. Buna rağmen yapılan araştırmalar ve incelemeler sonucunda “bir sendrom olarak” aşağıdaki belirtilerin yan yana gelmesine artık şizofreni diyebiliyoruz. Tabi yukarda bahsettiğimiz gibi toplumda psikoz tanımı ile eş kabul edilen şizofreni hastalığı içinde psikoz belirtileri bulunsa da, aşağıdaki koşulları tamamlamayan psikotik belirtiler şizofreni olarak tanımlanmaz.

1. Halüsinasyon, hezeyan veya darmadağın konuşma belirtilerinden en az biri olmalı. Buna ek olarak dağınık davranış ve duygusal-motivasyonel katılım azlığı belirtileri ile birlikte, tüm bu beş belirtiden en az ikisi olmalı.

2. Şikayetler hayat kalitesini bozuyor olmalı.

3. En az 6 ay sürmeli. (hemen tedavi olmuşsa bu süre aranmaz)

Pek çok başka incelik ve detay barındırsa da kabaca şizofreni için indirgenmiş hali ile tanı kriterlerimiz bunlardır. Ancak bu kriterlere bakan bir psikiyatr ayrıntılı bir görüşme ile tanı koyabilir.

Bu kriterler, benzer şikayetleri olan ve benzer tedavilerle iyileşen hastaların yıllarca izlenmesi ve araştırmalarla gösterilmesi üzerine ortaya çıkmaktadır. Bu araştırmalar hastalıkları belirleyip tedavi planlamak için zorunluluktur. Bu araştırmalar ilginç bir sonuç göstermiştir. Çeşitli genetik ve çevre ile ilgili hastalıklar bazı topluluk ve bazı ortamlarda daha fazla ya da daha az gözükür. Örneğin ailevi Akdeniz ateşi (FMF) denilen kansızlık hastalığı Akdeniz bölgesindeki toplumlarda sık görülür. Buna rağmen bir sendrom olarak tanımlanıyor olmasına rağmen, şizofreni hastalığının dağılımı dünyanın her yerinde hemen hemen aynı sıklıkta, yaklaşık olarak binde 4 ile binde 9 oranındadır. FMF hastalığı ile ilgili bir genetik özellik bu dağılımı açıklasa da, henüz şizofreni ile ilgili bu durumu açıklayabilecek netlikte bir genetik özellik tespit edilememiştir.

Şizofreni hastalığı, şizofreni ve psikotik bozukluklarda olan belirtilerin hastalık olan bir ucu ise bu belirtilerin hastalık olmayan diğer ucunda ise yine zaman zaman psikotik yaşantıları içerebilen başka tanımlar barınabilir. Örneğin Şizotürü (şizotipal) bozukluk için kriterler şunlardır:

Yakın ilişkilerden ani bir rahatsızlık duyma ve yakın ilişkiye girme yeterliliğinin düşük olması ile insan ilişkilerinde ortaya çıkan düşünsel veya algısal çarpıtmalar ve sıra dışı davranışlar. Bunlarla birlikte aşağıdakilerden 5 tanesinin kişide bulunması gerekir:

Alınma düşünceleri, kültürle ve toplumla uyumlu olmayan geleceği görme, altıncı his gibi büyüsel inanışlar, olağanüstü algısal yaşantılar ve bedensel deneyimler, yadırganacak denli aykırı düşünce, konuşma, kuşkuculuk, duygusal dalgalanmalarda kısıtlılık, yadırganacak denli olağan dışı davranış ve görünüm, yakın sırdaşının bulunmaması, kuşkuculuk barındıran, yatışmayan toplumsal kaygılar.

Bu belirtilerin 5 tanesinin olmasıyla tanımlanan şizotürü durumu, şizofreni hastalığına işaret etmez, yalnız 4 tanesinin olması bile şizotürü durumunun olmadığını gösterir. Dolayısı ile bu kriterlerin ve tanımların her biri psikotik özellikler açısından önemli görünse de her zaman hastalık olduğunu iddia edemeyiz.

Şizofrenin “doğal bir tanım” olmaması, somut biyolojik sebeplerinin net olarak belirlenememesi önemli bir fenomenolojik sorundur. İnsan genomunun neredeyse 10 yıl gen haritası çıkarılmasına rağmen şizofreniden sorumlu genler hala bulunamadı. Şizofreni bugün için bu nedenlerle müphem ve ayırt edilmesi zor ve klinisyenler için gizemli bir olgudur. Bu yüzden evrimsel tarihçesinin tartışmasına bakıldığında zorluklar bulunmaktadır. Eğer şizofreninin nedeni olan beyin bölümü veya genetik altyapı netleşmiş olsaydı, şizofrenin evrimsel doğası ve adaptif\maladaptif özelliklerini daha güçlü şekilde tartışmanın olanakları bulunabilirdi. Buna rağmen toplumlar arası benzer oranda görülmesi, biyolojik altyapısı ne olursa olsun, bize evrimsel bağlamda önemli bilgiler veriyor olabilir ve biyolojik araştırmalar için bu bakış açısı bize ışık tutabilir. Biyolojik arka plan dışında “kültür” ve “kültürel evrim” burada tam da ihtiyacımız olan inceleme alanı olabilir. Çünkü şizofreni için kendi içinde pek çok alt hastalığı barındıran bir heterojen sendrom olarak düşünülmektedir. Buna rağmen bugün psikiyatri bilimi ile şizofreni hastalarının büyük çoğunluğu ilaç ve psikoterapi ile birlikte etkin şekilde tedavi edilmektedir.

Şizofreni terimini ilk ortaya çıktığı zamanlardan itibaren, içsel düşünce ve kavrayış ile dünyayla bütünleşme veya duygusal bağ kurma arasında gerçekleşen temel bölünme için kullanmaktayız. Bu aşamada şizofreni konusundaki en önemli isimlerden olan Bluer’in, öğrencisi Minkowski önemli bir açılım yapmıştır. Minkowski şizofreniyi akıl ve sezgi arasındaki kopma olarak değerlendirmiş; birincisini analiz etme ve soyut düşünce, ikincisini de tecrübenin canlılığı ve zamansal dinamizmi ile açıklamıştır. Hem öğrencisi hem Bluer şizofrenin temel problemini, kişinin sosyal benliğinden ve sosyal dünyadan hissettiği kopma ve yabancılaşma olarak tanımlamıştır.

Sosyal uyum, hayatta kalmak için kritik olan bilgi ve becerilerin öğrenilmesi için çok önemli bir koşuldur. Filogenetik akrabalarımızdan insana doğru geldikçe sosyal işlevsellik karmaşıklığı kademeli bir şekilde artmıştır. Örneğin daha uzak akrabalarımızın tersine maymunlar işbirliği ve ittifakları yoğun şekilde kullanır ve maymunlar uzun süreli arkadaşlıklar gösterirler. Sosyal bakıma zaman ayırır ve uzlaşım yaparlar. Hatta sosyal manipülasyon teknikleri de kullanırlar. 1978’de şempanzelerde yapılan bir deney sonrası tanımlanan “zihin kuramı” ve temsil zekâsı maymunlarda da belirgindir. Zihin Kuramı başkalarının görünen davranışlarını kendi zihnindeki benzer değişimler yoluyla zihinsel olarak açıklayabilme, zihinleştirme yetisi olarak tanımlanmıştır. Birçok yazar şempanze ve orangutan gibi insan olmayan maymunların temel zihin kuramı becerilerine sahip olduğunu ve bu sosyal biliş kapasitesi kökenlerinin yaklaşık 10 milyon yıl öncesine dayandığını savunurlar.

Yaygın inanışların tersine beyin büyüklüğündeki genişleme, modern insan bilişinin ve zihin kuramının gelişiminden tek başına sorumlu değildir. Hatta beyin bölgeleri arasındaki, beyni birbirine bağlayan sinirsel bağlantılar burada çok daha önemlidir. Bazı araştırmacılar sosyal davranışın evriminin, beynin gelişiminden ziyade, yeniden düzenlenmesi ile ilişkili olduğunu söylerler. Örneğin filogenetik olarak insana doğru geldikçe beynin sosyal davranış ve sosyal bilişle ilgili kısımlarından beynin sağ tarafındaki bir bölge olan sağ paryetel korteksin bağlantılarının belirgin şekilde güçlenerek geliştiği gösterilmiştir. Bebeklerde sosyal ve dil becerilerinin gelişimi üzerine yapılan araştırmalar “bireysel bilinç” ve “kendilik” duygusu ortaya çıkmadan önce sosyal bilinç ve kişiler arası gelişimin gerekli olduğunu ortaya koymuştur. Sosyal psikolojinin kurucularının “anlamların sosyal etkileşim yoluyla ortaya çıktığı” iddiası çok önemlidir. Bazı yazarlar, annelerin taklit oyunları yoluyla “bebekleriyle paylaşılan deneyimlerle öğrettiklerini” ve “bebeğin ortak bir öznellik dünyası inancının fiziksel etkileşimler dizisinden kaynaklandığını” iddia etmektedir. Bu bağlamda bireysel bilinç toplu anlamlardan “kültürden” üretilir denilebilir. Bebekler dilin anlamını, içine daldıkları sosyal dünyayla ilgili deneyimleri yoluyla öğrenirler. İnsan diğer canlılardan farklı olarak, beyin gelişimi doğduktan sonra da süren bir canlıdır. Bu arada yapısal değişiklikler de aynı şekilde olmaktadır. Beyindeki bağlantıların artması ve kimi bağlantıların budanması insanın doğumdan sonraki ilk 2 yılında büyük bir hızla ve sonrasında da hayat boyu yavaşlayarak da olsa sürmektedir.

Hücrelerdeki en kaba değişiklikler, bir molekülün üzerine metil eklenmesi, yani metilasyon yolu ile olur. Bir genin aktifleşmesi ve pasifleşmesi çoğu zaman tek bir metilasyon ile gerçekleşir. En çok metilasyonun beyinde olduğu düşünülürse ve doğumdan sonraki ilk birkaç yılda beyinde hücrelerin budanması ve çoğalmasının çok hızlı bir şekilde sürdüğü düşünülünce hem zarar görme hem de sağlıklı gelişme açısından erken yaşlarda ne kadar hassas bir beynimiz olduğu da ortadadır. İlginçtir ki şizofreni sıklıkla 25 yaş öncesinde ortaya çıkar. Ve şizofrenide ve şizofreni hastalarının yakınlarında zihin kuramı yeteneğinde bozulmalar saptanabilir. Bu bağlamda da sosyal bir sendrom olarak incelenmesi şizofreninin tanımlanmasında daha önemli görünmektedir.

Dolayısı ile insanın biyolojik ve kültüre uygun gelişiminde beynin ve beyin bağlantılarının gelişimi için de, yine aynı şekilde tehlikelere ve başka yöne evrilmeye mümkün bir hassaslık söz konusudur.

Ayna nöronlar iki insanın iletişim sırasında eş zamanlı senkronize aktivasyon geliştirmesi olarak kabaca özetlenebilir. Empati ve ilişkili yetenekler için ayna nöronlar kritik role sahiptir. Hem makaklar hem insanlarda beynin ön bölümündeki bir alan olan prefrontal korteksteki ayna nöronların tanımlanması sosyal biliş, zihinsel atıflar ve empatinin nöral temellerine dair önemli bulgular sunmuştur. Bir kişinin eylemi diğerinin zihninde canlanmaktadır. Hatta eylemin kendisinden öte, bir makak maymununun davranışlarından yola çıkarak fark edilen niyeti, diğerinin beyninde davranış aktivasyonu gibi değişiklik yaratmaktadır. Şizofrenideki belirtilerden biri de diğer kişinin onun hakkında olumsuz planlar yaptığına dair çarpık yargılamadır (alınma vb). Bu sosyal beynimizin özelliği olarak değerlendirilebilir.

Sosyal beyin; sosyal biliş, sosyal davranış ve duygusal duyarlılık için temel teşkil eden yeteneklerimizin altında yatan bilişsel ve duygusal sistemler olarak tanımlanır. Bilim insanları sosyal algılamayı yüz algısı, zihin teorisi ve kısa dönem hafızayla ilişkilendirir. Şizofrenide diğerlerinin zihnine dair zihin kuramında bir bozulma olur ve çarpık bilişler gerçekleşir. Yine şizofrenide yüzden duygu tanıma bozulmuştur.

Bu kritik sistemde bozulmanın korunumu konusuna dönersek… Şizofrenin ortaya çıkışının 60 000 yıl önceleri olduğu düşünülmektedir. Pek çok psikiyatrik bozuklukta olduğu gibi şizofreni için de evrimsel perspektiften “dengeli seçilim” üzerinde durulmaktadır. Şizofreniyi evrimsel açıdan anlamaya cesaret edenlerin çoğu genotip ile ilgili gizli avantajların hastalıkla ilgili evrimsel dezavantajları telafi etmeye hizmet ettiğini savunarak, dengeli polimorfizm modeline ulaşmıştır. Bilimsel olarak test edilmesi zor olan bu model, şizofreni hastalarının birinci derece yakınlarında (genetik yakınlık) üreme dezavantajının olmamasının, Darwinizmin temel ilkelerine dayandığını düşündürmektedir.

Buna rağmen bu görüşe eleştirilerden biri de adaptif bir etkisi olsa da belirli bir eşiği geçtikten sonra ciddi zarar veren bu çok faktörlü genetik altyapı neden kalıtılmaya devam etmektedir? Hezeyan içeriklerinin kültürler arasında benzer olması da başka bir ilginç noktadır. Bu da evrimsel ve insan olmakla ilgili bir özelliğe işaret eder. Psikoz durumlarındaki paranoyaların içeriklerinde benzerlikler vardır. Örneğin erkeklerde daha sık başka yabancı erkekler tarafından kötülük görme ile ilgili hezeyan oluyorken, kadınlarda ise daha çok kendi kişisel çevrelerinden kötülük görmekle ilgili hezeyanlar olur. İlkel çağlardaki insan grupları yaşam koşulları düşünüldüğünde bu kodlamanın anlamı biraz daha netleşmektedir.

Şizofrenik bireylerin yakınlarında şizofreni olma riski %10, tek yumurta ikizlerinde ise % 50 olduğu düşünüldüğünde mekanizması nasıl olursa olsun genetik bir aktarım olduğu nettir. Bu durum “şizofreni paradoksu” olarak tanımlanır. Şizofrenin böyle sabit bir oranda görülmeye devam etmesinin nedeni nedir? Üreme kapasitesi ile ilgili kısmen dezavantaj yaratsa ve çeşitli nedenlerle beklenen yaşam ömründe kısmen azalma barındırsa da şizofrenin tüm toplumlarda yaklaşık %1 gibi sabit ve yüksek oranda görülmesi gerçekten ilginçtir. Bu konuda şizofreniye yatkınlık yaratıcı genlerin ve genin güncel olarak aktifleşme-pasifleşme süreçlerinin pozitif seleksiyonla seçildiği ve hastalığı göstermeyen ama zeminini barındıran taşıyıcılarda yaşamla ilişkili bir avantaj oluşturduğuna dair görüşlere dönersek, şizofreni belirtilerini göstermeyen veya yüksek riskli sınırda psikotik durumda bulunmayan, genlerin etkisinin kısmi olarak yansıdığı etkinin belli bir eşiği aşmadığı kişiler için bir tür avantaj olabileceği düşünülmektedir. Bu avantajı kültürel ve toplumsal normlar dışı düşünebilmek yaratıcılıkla ilişkili olabilir.

Başka ve önemli bir varsayım ise şizofrenin evrimsel gelişimde bir yan ürün olduğu yönündedir. İnsan beyninin evrim sürecinde ortaya çıkmış zihinsel ve kültürel özelliklerinin doğrudan dezavantajlı bir yan ürünü olarak ortaya çıkmış olabileceği diğer varsayımdır.

Şizofreniyi sosyal evrimin bir yan ürünü ya da maliyetli bir sonucu olarak kabul eden bu görüşte yine, şizofreninin türümüzde mevcut olması ve süreklilik göstermesi önemsenir. Bu görüşe göre şizofreniye olan genetik yatkınlık, nörogelişimden sorumlu olan “normal gen” ler sayesinde var olur. Karşılıklı gen ve çevre etkileşimi genetik yatkınlığın bir hastalık olarak ortaya çıkması için, zararlı sosyal çevre duyarlı genler tetikleyici olabilir. Bu iki görüşten ilkine yani dengeli seçilime dönersek, bu görüşte kısaca bir eşik değer ve bu eşik geçilince önceden adaptif olan varyasyon maladaptif bir duruma dönüşüyor olduğu düşünülmektedir. Sağkalım avantajı sunan bu varyasyonların ortaya çıkışının seçilim etkisiyle bir eşik değerine kadar artarken bu eşiği geçtikten sonra uyum gücünde keskin bir düşmeye sebep olması uçurum kenarı uyum gücü olarak adlandırılmıştır.

“Adaptif etkisi olsa bile belli bir eşikten sonra ciddi zarar veren bu gen neden kalıtılmayı sürdürüyor?” soralım. Bu sorunun yanıtlarından biri antagonistik pleitropi olabilir. Antagonistik pleitropik etki mendeliyen kalıtımda “alel” denilen DNA sarmalındaki karşılıklı iki kodda, aynı zamanda hem avantaj hem dezavantaj özellikleri eşit olarak taşınması ve bu nedenle dezavantajlı özelliğin engellenememesidir.

İkinci görüşe dönersek bu görüş de özellikle şu bilgilere dayanır. Akli yeteneklerimizin birçoğunun uzun süren olgunlaşma döneminin kazanımı olduğu aşikârdır. İnsan beyni diğer canlılardan farklı olarak doğumdan sonra da gelişmeyi sürdürür ve bu gelişme sırasında kültürden ve toplumdan etkilenir ve bu gelişme genetik altyapımız sayesinde olabilmektedir. Yani bizi insan yapan genler bizi psikiyatrik hastalığı olan biri yapan genlerle aynıları olabilir. Zihin kuramı kapasitemizin olması ve sosyal olarak uygun etkileşimde davranabilme kapasitemiz işlevsel olmayan beyin bağlantıları ve şizofreni gibi bir hastalığa sahip olma kapasitemizle birlikte geliyor olabilir.

Olasılıkla “dil” yeteneğimizin gelişimi ile birlikte olan bu sürecin, ilgili makromutasyonlar veya bir grup küçük mutasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Şizofrenide de belirgin bozulmalar “dil” özelliği ile ilgili olmaktadır. Dil burda insancıl düşünme yeteneğimiz bağlamında daha kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Kültür ve dilden bu kadar bahsetmişken son olarak grup normunun belirlenmesi ve kültürün algıya etkisinden kısaca bahsetmemek olmaz. Algının grup ile birlikte nasıl etkilendiği Muzaffer Şerif’ten itibaren iyi bilinmektedir. Bir grupta bir gerçeklikle ilgili sizden öncekilerin belirttiği görüş, gerçeklikle taban tabana zıt bile olsa sizin bilinçli düşünen yanınızdan önce bile algılayan yanınızı etkiler. Algı bilinçten öncedir. Öncekilerin, grubun ya da liderin söylemi “norm”un belirlenmesine etki eder. Şizofreni ve ilişkili hastalıklarda grup normuna aykırı düşünce ve söylemlerin grubun sağkalımı ve korunumu ile ilgili azami düzeyde bir norm dengelenmesine etki etmesi de kültürel gelişim ve insanlığın varoluşu bağlamında kritik bir rol oynuyor olabilir.

Sonuç olarak insan bilincinin ve tecrübesinin, sosyal ortamla ve kültürle birlikte var olduğunu düşündüğümüzde, şizofrenin bireysel modelinden ziyade sosyal modeli ve “sosyal yabancılaşma fenomeni”ne yönelmek yeni araştırmalar için faydalı olabilir. Tabi tüm bu evrimsel değerlendirme için “doğal bir tanı” olarak şizofreninin daha çok tanınması ve alt grupları ile birlikte daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır.

İleri Okuma Önerileri

Kaynaklar

  • Yildirim EA, Yıldızhan E, Öztürk N. Şizofreni; Evrime Ödenen Bir Bedel Mi? (2016) Toplum ve Hekim, 31,5 2-400
  • Bora, E. (2009). Şizofreni Spektrum Bozukluklarında Zihin Kuramı. Turk Psikiyatri Dergisi, 20(3).
  • Aytaç, Ö., & Kurtdaş, M. Ç. (2015). Sağlık-Hastalığın Toplumsal Kökenleri Ve Sağlık Sosyolojisi. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25(1), 231-250.
  • Taycan, O. (2017).
  • Adriaens, P. R., & De Block, A. (Eds.). (2011). Maladapting minds: Philosophy, psychiatry, and evolutionary theory. Oxford University Press.
  • Brüne, M., & Brüne-Cohrs, U. (2006). Theory of mind—evolution, ontogeny, brain mechanisms and psychopathology. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 30(4), 437-455.
  • Brüne, M., Ribbert, H., & Schiefenhövel, W. (2003). The social brain: Evolution and pathology. John Wiley & Sons Inc.
  • Brüne, M., Belsky, J., Fabrega, H., Feierman, H. R., Gilbert, P., Glantz, K.,... & Troisi, A. (2012). The crisis of psychiatry–insights and prospects from evolutionary theory. World Psychiatry, 11(1), 55.
  • American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-5®). American Psychiatric Pub.
  • Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar (2018) Türkiye Psikiyatri Derneği
  • Yasar, AB. (2018)
  • Srinivasan, S., Bettella, F., Hassani, S., Wang, Y., Witoelar, A., Schork, A. J.,... & Dale, A. M. (2017). Probing the association between early evolutionary markers and schizophrenia. PloS one, 12(1), e0169227.

Bu yazı ilk olarak Bilim ve Ütopya dergisinin Evrimsel Psikiyatri dosyasında (2020) yayımlanmıştır.