
- “Yaklaşmaktasınız yeniden, kararsız görüntüler,
- Gençlik yıllarımda, bulanık gözlerime gözüken.
- Denesem mi acaba bu kez tutmayı sizi?” (*)
- 19. yüzyılın sonları…
Meraklı ve hırslı bir hekim olan Sigmund Freud, dönemin önemli bilim insanlarından (Brücke, Charcot, Brenner, Bernheim…) aldığı eğitim ve çalışmalarından sonra beyin fonksiyonları, sinir hücrelerinin morfolojisi (yapısı) gibi alanlarda araştırmalar yapmakta, Viyana’daki kliniğinde hasta kabul etmektedir. Bu dönemde nedeni anlaşılamayan ani bayılma nöbetleri, sinir krizleri, konuşma bozuklukları yaşayan vakalar özellikle ilgisini çekmektedir. Bu vakalardan en önemlisi dönemin diğer ünlü hekimlerinden Breuer tarafından takip edilen Anna O. takma ismiyle bilinen bir kadındır. Zengin ve tanınmış bir aileden olan bu kadın yoğun histeri krizleri (bugün sinir krizi olarak adlandırabileceğimiz, tıbbi olarak konversiyon nöbeti olarak geçen duygusal boşalım atakları) geçirmektedir. O dönemde bu türden krizler yaşayan birçok kişiye, bu krizleri çevrenin ilgisini çekmek için kasıtlı olarak yaptıkları gözüyle bakılmaktayken Breuer ve Freud böyle düşünmemektedir. Belirtilerin ortaya çıktığı yaşam olayları hakkında konuşulduğunda krizlerinin hafiflediği anlaşılmakta, bu değişim Anna O.’nun kendisi tarafından “konuşma tedavisi” ya da “baca temizliği” olarak tarif edilmektedir. Vakaya olan ilgisi özel yaşantısını etkilemeye başlayınca Breuer, tedaviyi sonlandırmak ister. Bu karardan sonra Anna’da “yalancı gebelik” belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Freud, bunun önceki doktoruyla kurduğu duygusal bağ ile ilgili olduğunu düşünmüştür. “Histeri Üzerine İncelemeler” yazısında aktarılan bu vaka, kişinin kontrolü dışında gelişen davranışları, tepkileri, duygularının nedenleri hakkında açıklamalar arayan psikanalizin ilk vakası olarak tarihe geçmiştir.
İnsanlığın üçüncü narsisistik yarası
Bu vaka ile başladığı kabul edilen analitik yolda Freud ve izleyenleri, insan zihnindeki daha önce incelenmemiş karanlık alanlara derinlemesine bakmaya cesaret edeceklerdir. Bu karanlık alanın keşfinin insanoğlu için oldukça sarsıcı bir darbe olduğu yine Freud tarafından iddia edilecektir. Ona göre insanın evrenin merkezinde olmadığını, yaşadığı gezegenin diğer sistemler arasındaki küçük bir nokta olduğunu keşfeden Kopernik, ilk büyük narsisistik kırılmaya (kozmolojik) yol açar. Daha sonra Darwin insanın ayrıcalıklı bir yaratılışı olmayıp kendisinden önce yaşayan hayvanlardan doğal seçilim ile türediğini keşfederek ikinci kırılmaya (biyolojik) yol açar. Ve son olarak insanın benliğine kendisinin bile efendisi olmadığını, zihninde bilinçdışı bir biçimde olan biten şeylerle ilgili sahip olduğu azıcık bilgiyle idare etmesi gerektiğini keşfeden psikanaliz ise üçüncü büyük kırılmaya (psikolojik) yol açar. Dış dünyadaki keşiflerin ötesinde, insanın iç dünyası ile ilgili bu büyük kırılma, yani psikanaliz, insanı anlamak için çok kritik bir devrim haline gelmiştir.
Psikanalizin keşifleri
Psikanaliz Freud tarafından “başka yoldan ulaşılması neredeyse olanaksız olan zihinsel süreçlerin incelenmesi için bir işlemin, nevrotik bozukluklarının sağaltım yönteminin ve bu yollardan elde edilen ve yavaş yavaş yeni bir bilimsel disiplinde toplanmakta olan ruhbilimsel bilgi derlemesinin adı” olarak tanımlanmıştır. Ardına düştüğü bilinmezlik ile onun eşsiz bir düşünsel devrim olduğunu öne sürenler için olduğu kadar bilimdışı safsatalar olduğunu öne sürenler için de neredeyse tüm beşeri alanlarda akıl almaz üretimlere kapı açacaktır. Psikanalitik kuramı kısaca özetlemeye çalışmak hatalı anlatımlara yol açabilir. Ancak sık duyulan, tarihsel ve kuramsal açıdan önem taşıyan yönlerini anımsayabiliriz.
Kuramın gelişiminin erken dönemlerinde hastanın travmatik anılarını anlatırken yoğun duygusal boşalım yaşadığı ‘katarsis’ anının çoğu kez geçici bir rahatlama sağladığını gözleyen Freud daha farklı arayışlara girer. Hastanın aklına gelen her türlü fikir ve imgeyi, sansürlemeden söylemesinin beklendiği serbest çağrışım yöntemini kullanarak kişinin zihninin akışını izlemeye başlar. Teknik anlamda en önemli buluşlarından kabul edilebilecek bu yöntem bilinçdışının keşfinin yolunu açmıştır. Fakat bu yöntem uygulanırken söz konusu zihinsel akışın belirli noktalarda duraksadığı, sansüre uğradığı, değişerek aktarıldığını fark eder. Bunun üzerine direnç kavramını tanımlar. Bu direncin de içsel başetme gücümüz ego’nun zayıf kaldığı noktalarda bir savunma mekanizması olduğunu belirtir. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konuya detaylı değinilecektir. Kişilerin dirençlerinin yoğunlaştığı noktaların hastalığı kavramada önemli olduğunu ifade eder. Bir diğer yol da Breuer ile Anna O. arasında geliştiğini farkettiği aktarım mekanizmasıdır. Buna göre hasta, kendi geçmiş yaşantısındaki yoğun bir ilişkisine (sıklıkla ebeveynler) benzer duygulanımları terapistine yansıtmakta ve geçmiş ilişkideki yinelemelerini bu kez terapist ile yaşamaktadır. Terapistin bu aktarımın farkına varması tedavi için oldukça önemlidir. Direnç ve aktarım dışında, dil sürçmelerinin, basit unutmaların, geç kalmaların, esprilerin, rüyalardaki simgelerin de bilinçdışının izini sürmek için önemli yollar olduğunu fark eder. Tüm bunların nedeninin ise “bastırma” dediği bir savunma mekanizmasıyla ilgili olduğunu söyler. Yani kişinin benliği için kabul edilemez olan zihinsel içerikler bilincin dışına bastırılmaktadır. Bastırılan içeriğin (ruhsal) enerjisi var olmaya devam ettiği için bilinçli alana bazı belirtilerle, ancak gerçekte olduğu halden çok farklı bir hal alarak ulaşmaktadır. Bastırılan, insanın –başta dil olmak üzere- neredeyse tüm edimlerinin kaynağıdır.
Bütün bu mekanizmaların altında yatanın ise dürtüler olduğunu ifade eder. Dürtüler bir an evvel doyurularak ortadan kalkmayı bekleyen, bedenden kaynaklanan uyarımlardır. Bastırılan, fakat ruhsal gerilimi azaltmak için doyurulması gereken bu uyarımlar bilinçli alana girebilmek için çeşitli değişimlere uğrar, maskeler takar. Burada anlatılana göre bilinçdışı malzeme, tıpkı kulaktan kulağa oyunu gibi, bir dizi değişikliğe uğramakta ve sonunda aslıyla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir belirti ortaya çıkmaktadır. Bu belirti rüyada, serbest çağrışımda, dil sürçmelerinde fark edilip ardından gidildiğinde derinleşebilmek mümkün olmakta ve bilinçdışındaki asıl malzeme bilinçli hale getirilebilmektedir. Bu izlenen yol “psişik determinizm (ruhsal nedensellik)” yani ruhsal kökenli görüngülerin hiç birisinin gelişigüzel bir şekilde ortaya çıkmadığı, belirli ilişkiler ya da bağlantılarla belirlendiği düşüncesi zeminine oturmaktadır.
Freud, ruhsal aygıt dediği yapıyı daha iyi anlayabilmek için çeşitli kuramsal sınıflandırmalara ihtiyaç duyar. Bunlardan ilki “topografik (bölmesel) kuram” dediği bilinç-önbilinç-bilinçdışı ayrımının tanımlanmasıdır. Önbilinç, normal durumda ayırdında olmadığımız fakat küçük bir anımsatıcı veya çaba üzerine bilinçli alana çağrılabilen fikirlerin yer aldığı alan iken, ruhsal aygıtın büyük kısmını oluşturan kısım bilinçdışıdır. Bazı çeviriler ve halk arasındaki kullanımında bilinç altı denilse de, Freud’un anlattığı hali ile altında olan değil, dışında olan olarak tanımlamak çok daha doğru görünmektedir. Burdaki kuram alt üst hiyerarşisindeki gibi tanımlanmamıştır. Bilinçdışında yer alanlar hiçbir şekilde bilinçli çaba ile ulaşılamayacak bütün zihinsel içerik ve süreçlerin toplamıdır. Buradaki içeriğin en önemlisinin de –yani en çok bastırmaya maruz kalan da- cinsel kökenli dürtüler olduğunu öne sürer. Freud’un, en az bilinçdışı hipotezi kadar tepki gören diğer önermesi de çocukluğun cinsel dürtüleridir. Kuramında ‘çocukluk’ ve ‘cinselliği’ bir araya getirmesi, en az bilinçdışı kadar devrimsel ve ana akım akademi tarafından kabul edilemez niteliktedir. Freud’un çocuk cinselliği ile kastettiği bir çocuğun aile içinde büyüme deneyimlerinin toplamıdır. Bu dürtüler önce çocuğun kendisine, daha sonra da dış nesneye (sıklıkla birincil bakımveren) yönlenmekte, dış gerçekliğe uygun olmadığı için bastırmaya uğradığında ise birey “toplumsal-kültürel” alana dahil olabilmektedir. Bastırılan bu dürtüler, cinsel niteliğini kaybederek yüceltilme dediğimiz savunma mekanizması ile başka özelliklere dönüşmekte (toplum tarafından kabul edilebilir biçimlere) ve kişinin yaşamsal enerjisinin kaynağı olmaktadır.
Dürtüleri gelişimsel bir bakış ile ele alarak çocuğun psişik güçlerini anatomik boyuta taşıdığı psikoseksüel gelişim kuramının halen klinik değerlendirmelerde etkileri sürmektedir. Ona göre libido (yaşamsal-cinsel dürtüler) değişik evrelerden geçmektedir. Buradaki libido günlük hayatta kullandığımız anlamdan farklı –genel yaşam enerjisi diyebileceğimiz- bir kuramsal anlam taşımaktadır. Oral dönemde duyarlı olan bölge ağızdır. Yani tatmin ağız yoluyla (beslenme, içe alma) olmaktadır. Anal dönemde ise hakim olan dışkılama işlevi (tutma, bırakma) olup dış nesneler ayırt edilmeye ve onlara göre konum alınmaya başlanır. Takip eden dönem fallik dönem olup duyarlı anatomik bölge genital organlardır. Bu dönemde yaşanan ve ancak onun yaşanmasıyla “toplumsal” alana katılmanın mümkün olduğu öne sürülen Oidipus çatışması Freud’un en sarsıcı hipotezlerinden birisi olmuştur. Bu dönemde çocuk diadik (ikili) ilişkiden triadik (üçlü) ilişkiyi kurmaya geçiş yapar. Takip eden “latans” dönemi ise ergenlik dönemine kadar süren, bastırmaların yoğun olduğu, toplumsal yüceltmelerin yerleştiği evredir. Bu kabaca anlatılan gelişimsel bakış açısına göre nevrozların kökeninde bu evrelerde doyurulmayan (ya da engellenme ile karşılaşmayan) dürtüler nedeniyle ortaya çıkan “ketlenme”ler ve “gerileme”ler vardır.
Bölmesel kuramın eksikliklerini fark eden Freud, ruhsal aygıtta id- ego (ben) - süperego ayrımını tanımlar. Buna “yapısal kuram” adını verir. Dünyaya gelen bebeğin ruhsal yapısına hakim olan id, haz ilkesine göre çalışmakta olup tümüyle bilinçdışında yer almaktadır. Haz ilkesine göre dürtüler sürekli ve dolayımsız tatmin arar. Zamansallık, mekansallık, nedensellik bu alanda yer almaz. Bilinçdışı zamansızdır… Fakat bu şekilde bir yapı dış gerçeklik ile bağdaşmaz. Bu nedenle idin yüzeyinden, dış gerçeklik ile dürtülerin uyumunu sağlayacak bir alan olarak ego gelişir. Ego gerçekliği değerlendirme ve idden gelen dürtüleri dışarıya uyumlu hale getirmeye yarayan ruhsal bölümdür. Yani yukarıda sözü geçen, kabul edilemez dürtülerin bilinçli alana uğramak için geçirdiği dönüşümler, sürçmeler, savunma mekanizmaları vs. egonun işlevidir. Burada hakim olan gerçeklik ilkesidir. Yeri gelmişken konudan bir miktar saparak söylemek gerekir ki, yaygın dilde ciddi bir hatalı kullanımın kurbanı olan “ego” esasında kendini beğenmişlik, bencillik ile ilgisiz bir kavramdır. Egonun güçlü olması, kişinin dürtülerini denetleyebildiği, dış gerçeklik ile iç dünyası arasında denge sağlayabildiği, sağlıklı ilişkiler kurabildiğine işaret eder. Aksine zayıflamış, gelişmemiş egosu olanlar; fevri davranışlar, duygusal denetimde eksiklik, ilişkilerde süreksizlik gibi dış gerçeklikle uyumu düşük kişilerdir. Süperego ise kültürel, toplumsal, geleneksel değerlerin, yasakların içselleştirilmesiyle egodan gelişen, büyük oranda bilinçdışı olan ruhsal bölümdür. Kişinin kendisini yargılaması, suçluluk duyabilmesi süperego oluşumu ile mümkün olmaktadır.
Dürtüler Ego Psikolojisinin Bastırmasına Uğruyor
Psikanalitik kuramın erken dönemi bilinçdışı, id ve dürtüler ile çalışmakta iken Freud’un son dönemleri ve onu izleyen psikanalistler benlik (ego) üzerine daha çok yoğunlaşmıştır. Buna göre psikanalizin hedefi egonun güçlendirilmesi, gerçeklik duygusu, düşüncenin kontrolü vb. ego işlevleri üzerine çalışmak haline gelmiştir. Elbette ki bu değişim bir dizi pratik ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. Fakat daha sonraki bazı psikanalistler bu durumu, ‘devrimci bir düşüncenin giderek düzene teslim olması’ olarak yorumlamıştır. Gerçekten de dürtü psikolojisi, tıpkı dürtüler gibi bastırmaya uğramıştır.
Bunun yanında bebeğin ilk dış nesneleri (diğer kişiler vb) ile kurduğu ilişkiler üzerinden kavramsallaştırma sağlayan nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi gibi alanlar gelişmiş; önceden analiz edilemez olarak görülen borderline ve narsisistik kişilik bozukluğu gibi klinik durumlar hakkında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Önceleri büyük oranda yetişkin bireylerin analizi ile elde edilen kuramsal psikanalitik bilgiye bebek gözlem çalışmaları ile de katkı sağlamak mümkün olmuştur.
Aydınlanmanın öznesinden psikanalizin öznesine
Rönesans ve Aydınlanma Devri’nin düşünsel temellerini atan Descartes ile özne ‘düşünen, bilen’ bir konuma gelmişti. Ona göre düşünme ruhsal tözün esasıydı. İnsanın bilincinde olmadığı düşüncesi olamazdı. Buna karşın Descartes gibi bir rasyonalist olsa da ondan önemli ayrışmalar içeren düşünsel yapısı ile Spinoza’nın özgür iradenin yanılgı olduğu, insanın arzularının hakimi olmadığı görüşü; Nietzsche’nin insan davranışlarının görünürdeki amaçlarının altında ilkel eğilimlerin bulunduğu düşüncesiyle bilinçli olmayan zihinsel alana dair sezgiler görülmekteydi. Yine de kapsamlı bir bilinçdışı tanımlaması sunabilen, bilinci/düşünceyi öznenin merkezinden uzaklaştıran Freud olmuştur. Ona göre özne aslında en beklenmedik anda ortaya çıkmaktadır. Dil sürçmelerinde, unutmalarda, düşlerde belirir. Buralarda görünenler gerçekten özneye aittir. Yani Descartes’ın “düşünüyorum” diyen, düşündüğünün ayırdına varan, var olan öznesi yerine; düşünüyorum demeye niyetlenip –sözgelimi- “düşüyorum” diye dil sürçtüğünde görünen, bilinçli olmayan bir özne gelmiştir. Hatta kuramın Freud sonrası en önemli isimlerinden Lacan üzerinden okunduğunda, psikanalitik özne olarak insan ‘düşünen değil arzulayan’ olarak tanımlanmıştır. Freud’un iddia ettiği gibi üçüncü ve en önemli narsisistik kırılma olduğu tartışması bir yana, bilinç ya da düşüncenin tahtından indirilmesi yeni çağın düşünsel paradigmasında görmezden gelinemez bir yere oturmuştur.
Freud, çalışmalarına nevrozları, ruhsal hastalıkları anlayıp çözüme kavuşturmak hedefi ile yola çıkmış olsa da ortaya koyduğu kuramsal yapının toplumların tarihini ve bugününü anlamada oldukça yararlı olduğunu ifade etmiştir. “Totem ve Tabu” eserinde ilkel kabilelerde gözlenen ensest yasakları, tabular üzerine antropolojik çalışmalar üzerinden yola çıkarak değerlendirmeler yapmıştır. Sürü lideri baba, grubun erkekleri ve kadınları arasındaki dinamiklerden ortaya çıkan yasa, yasak ve kollektif duyguların günümüz toplumundaki lider-grup ilişkisini anlamada önemli olduğunu göstermiştir. “Kitle psikolojisi”nde grupların ego ideali yerine tek ve benzer nesneyi koymuş bireyler toplamı olduğunu ifade etmiştir. Günümüzde sosyoloji, felsefe, siyasal bilimler, iletişim, ekonomi vb birçok farklı alanı etkilediği gibi başta sinema (psikanalitik film kuramı) olmak üzere sanatın da her alanında çalışılmaktadır. Bir yazısında “…gelecekte psikanaliz terapötik bir yöntemden çok bilinçdışının bilimi olarak değer kazanacaktır” diyen Freud’un öngörüsünü doğrulayarak kuram klinikten çok daha geniş alanlara taşmıştır bile.
Devrim mi? Dolandırıcılık mı?
Peki psikanalize bilim demek mümkün müdür? Freud’un yola çıkarken hedefinin “Bilimsel Bir Psikoloji Projesi” olduğunu biliyoruz. Zihinsel işleyişe beyinde bir karşılık bulabilmek istiyordu. “Bu projenin amacı zihinsel süreçlerin belirlenebilir maddi parçacıkların niceliksel olarak belirlenmiş durumları olduğunu göstermektir.” Kuramının da antropoloji ve evrimsel biyolojinin bulgularına dayandığını görebiliyoruz. Özellikle Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinin, Freud’un kütüphanesinin en önemli kitaplarından olduğunu biliyoruz.
Freud’a göre yaşam ve ölüm dürtüleri tümüyle organik-biyolojik kaynaklı, boşalmayı hedefleyen enerjilerden oluşuyordu. Dürtülerin, bireysel davranışların ve toplumsal dinamiklerin atalarından kalan biyolojik kökenli miraslar olduğu görüşündeydi. Tüm bu arka plana karşın Freud’un kuramı insan düşünce, duygu ve davranışlarının kolay kavranamaz dünyasına daldıkça daha fazla spekülatif fikirler içermeye başladı. Çağında ve daha sonrasında bir tür şarlatanlık olduğu şeklinde sert eleştiriler ile karşılandı. Nobel ödüllü İngiliz biyolog Peter Medawar psikanaliz için “20. yüzyılın en muazzam entelektüel dolandırıcılığı” ifadelerini kullanmıştı. Hatırı sayılır miktarda farklı kesimden aydın psikanalizi bilimsellikten uzak ve ideolojik buluyordu. Toplumsal meselelerin, sınıfların, kurumların sorgulanmadığı; yalnızca bunların bireyin ruhsallığındaki görünümleriyle, verdiği tepkilerin bilinçdışındaki kökenleriyle uğraştığı söyleniyordu. Esasında Freud, insan ile ilgili hemen her olguya aynı merakla yaklaşıyor; değişen toplumsal yapıyı, kültürel olguları anlamaya çalışıyordu. Ayrıca T. Parman’ın, psikanalizden uzaklaşan psikolojinin ekonomi, tarih ve coğrafyayı kenara itip matematiği önceleyen bir istatistik bilimi haline geldiği görüşünden hareketle bu eleştirilerin hatalı ve haksız olduğunu ifade edebiliriz.
Karl Popper ise bilim felsefesi üzerine çalışmalarında psikanalize yönelttiği eleştirilere geniş yer vermiştir. Ona göre bilimsel teoriler, mantıki yollardan türetilecek deneysel önermeler sayesinde yanlışlanabilmek zorundadır. Psikanaliz de birçok nedenle yanlışlanamaz bir kuramdır. Psikanaliz insan zihnine dair nedensellik dizgesi içerisinde açıklamalar ararken; bulduğu açıklamalar, etkileri gözlemlenebilir ve ikna edici görünse de yanlışlanabilir değildir. Çünkü psikanalitik yorumlar deneylenebilir değil tamamen teorik/hipotetik içeriklerdir. Daha sonraları başlayan bebek gözlemleri ve sınırları net çizilmiş klinik çalışmalar olsa da bunlar bilimsel olanın yinelenebilir, yanlışlanabilir, deneylenebilir olması beklentisini henüz karşılamamıştır. Tüm bunlara karşın psikanaliz başladığı noktadan itibaren karşıt teorilerin çarpıştığı canlı bir alan olmuştur. Psikanalistler kuramı –eleştirilerin aksine- dinsel inanış gibi sorgusuz kabul etmemiş, onu aşmanın ve geçersiz kılmanın yollarını aramışlardır. Halen de bu dönüştürücü ve açıklayıcı yönüyle dinamizmini sürdürmektedir.
Bir bilim insanı olarak yola çıkan Freud’un çağdaşları tarafından bilimsel bir ödül değil de Goethe Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi, psikanalize konulan mesafeyi gösterebilir. Bu ödülü alırken Freud da şaşkınlığını gizlemeyerek “benim için beklenmedik olan bu ödülle beni bu alanın dışına çağırıyorsunuz.” demiştir. Bundan yıllar sonra Nobel fizyoloji ödülü alan psikiyatrist Eric Kandel’in modern sinirbilim araştırmalarında psikanalizin dikkate alınmasını önermesi de manidardır. Ayrıca bilim insanlarının son yıllarda ilgisini çeken, psikanalizin beyindeki mekanizmalar ile ilişkisi üzerine çalışan nöropsikanaliz de ilgi çekici kuramsal-deneysel bir alan olarak durmaktadır.
Sonsöz
Anna O., Freud ve Breuer’in anlattığı gibi iyileşmedi. Sonrasında defalarca kez yatarak tedavi görmesi gerekti. Henüz ilk vakasında yanıltmış olsa da psikanaliz insan zihninin derinlikli alanlarını, yanılsamalarını, kendisinden gizlediklerini anlamak için açtığı yolda karanlığın içinde devasa bir yapı inşa etmiştir. Bu yapı ilk gününden beri sorduğu sorularla, kendisine yapılan eleştirilerle bozulup yapılmakta, düzeltilmekte ve değişmektedir. İçinden çıktığı tıp pratiğini aşarak neredeyse tüm beşeri bilimler için anlaşılması elzem hale gelerek inatla varlığını akademik, düşünsel, sanatsal vs. alanlarda göstermeye devam etmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Kaynaklar
- Althusser L (2009). İnsan Bilimlerinde Psikanalizin Yeri. Cogito: Freud ve Kültür. Yapı Kredi Yayınları; 49, 117-145.
- Binbay T. Psikanalizin Bilim Sorunu Bilimsel Bir Psikoloji Projesi’nden Nöropsikanalize. Madde, Diyalektik ve Toplum, Cilt 3, Sayı 3; 2020.
- Freud S (2009) 1930 Goethe Ödülü Dolayısıyla Frankfurt Goethe Evi’nde Konuşma. Cogito: Freud ve Kültür. Yapı Kredi Yayınları; 49, 199-205.
- Freud S. Haz İlkesinin Ötesinde. Çev: A. Babaoğlu. Metis Yayınları; 2001
- Freud S. İki ansiklopedi makalesi. Kapkın E, editör. Ruhçözümlemesinin Tarihi. 1. baskı, İstanbul: Payel Yayınları; 2000. s.129-56.
- Freud S. Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları. Ed: Kapkın E, Kapkın A. Payel Yayınevi; 1998.
- Freud S. Ruhçözümlemesine Yeni Giriş Konferansları. Ed: Kapkın E. Payel Yayınevi; 1998.
- Parman T (2009). Bugünü Psikanalizle Tartışmak. Cogito: Freud ve Kültür. Yapı Kredi Yayınları; 49, 65-74.
- Taşkın O. Psikanaliz ve Psikanalitik Psikoterapi. Turkiye Klinikleri; 2 (2); 2009.
- Tura SM. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.
Değerli, yol gösterici katkıları nedeniyle Dr. Altan Eşsizoğlu’na teşekkür ederiz.
Goethe’nin Faust eserinin giriş mısraları: 1930 yılında Goethe Edebiyat Ödülü alan Freud tarafından psikanalizin keşifleriyle ilgili sezgilerinden söz ederken alıntılanmıştır
Bu yazı ilk olarak Bilim ve Ütopya dergisinin Psikanaliz dosyasında (2020) yayımlanmıştır.