Parapsikolojiyle İlgilenenlerin Psikolojisi: “Norm”lar Zamanla “Normal” Olur

Parapsikoloji; telekinezi, telepati gibi paranormal olayların ve fenomenlerin araştırılma alanıdır [1]. Parapsikolojide bazen olağanüstü şeylere ve durumlara inanış ve bunun diğerleri tarafından paylaşılması hatta inanç haline gelmesi sık karşılaşılan durumlardandır. Pek çok alanda olduğu gibi bu bilimle ilgili de safsataları içeren inanışlar (psikoloji gibi hala bilinmezlerin çok olduğu bir alanda) yaygın olarak görülmektedir.
Parapsikoloji alanı ile ilgili iddiada bulunan insanların büyük kısmı kendi öznel algıları ile ilgili paylaşımlarda bulunurlar. Algısal boyutta bir doğadışılık, mistik bir özellik ve diğerlerinin fark etmediği bir gerçeklikle temas etmişlerdir. Bu bizim bilmediğimiz bir gerçeklik olabileceği gibi basit bir algısal çarpıtma olabilir. Dave Snowden, sistemleri 4’e ayırır [2].
- Basit sistemler: Ne bilmediğimizi bildiğimiz sistemler
- Karışık sistemler: Ne bildiğimizi bildiğimiz sistemler
- Karmaşık sistemler: Ne bilmediğimizi bilmediğimiz sistemler
- Kaotik sistemler: Bilinmezlik
Bireysel algısal öznel yaşantıları biz ‘basit sistemler’ olarak değerlendirirsek büyük hata yapmış oluruz. Kaotik sistem ve bilinmezlik olarak sunduğumuzda ise, eğer öyleyse bile öznel yorumumuz muhtemelen yorum olmanın ötesine gitmeyecektir. Bu algısal deneyimlerle ilgili araştırma ve bilgi üretme mekanizmalarında bunları karmaşık sistemler olarak değerlendirmek bildiğimiz ve bilmediğimiz yerleri ayırarak bu hali ile tartışmak bizi “bildiğimiz” hali ile en doğruya bilimsel olarak götürecektir. Dolayısı ile bu yazıda bildiğimiz kadarıyla algılarımızdaki çarpıtmaların nasıl öznel olabildiğini, önceki yaşantılar ve gruptaki “diğerleri”nin anlatıları ile algılarımızın bile nasıl değişebileceğini biraz sosyal psikoloji gözüyle tartışmaya çalışacağız.
Evrimsel olarak insanın diğer türlere göre sahip olduğu en önemli yetenek ve özelliklerinden biri grup halinde yaşaması ve organize olmasıdır [3]. Günümüzün kültürel gelişmişliği ve modern yeteneklerimizi, tamamen ekip çalışması özelliğimize borçluyuz. Oysaki ne kuşlar kadar yükseğe uçabiliyor ne balıklar kadar suda kalabiliyor ne de çita kadar hızlı koşabiliyoruz. Ama “dil” yeteneğimiz ile zihin-kuramı becerilerimiz (dedikodu yapabilmek de bunun parçası) ve sosyal becerilerimiz; bizi gemiler, uzay araştırmaları, uçaklar ve maalesef, başka hiçbir organizmanın sahip olmadığı kitlesel ölümlere bir düğme ile neden olabilecek kapasitede silahlar yapabilir hale getirmiş durumda… Tüm bunlar bizim sosyal yeteneklerimiz ve grup becerilerimiz sayesinde.
Kültürel (dilsel) evrimin biyolojik evrimimizin çok çok önünde olduğu bilinen bir gerçek. Ne var ki bugünkü gelişkin yeteneklerimiz olmasa bile, bu sosyal-grup özelliklerimiz aslında biyolojik evrimimizin bir ürünü. Dolayısı ile grup psikolojisi ve grup içi roller ile grubun normlarının belirleniş kodları bizim çok derinlerimizde işlenmiş durumda ve halen günümüz modern dünyasında dahi bu kodlar ile yaşıyoruz. Yani biz grup içinde yaşamaya mahkûm ve grup ile uyumlu gitmek zorunda olan canlılarız. Ve biyolojimiz grupla uyumlu olacak şekilde evrimleşmiştir. Tüm bunlardan kaynak alarak bir bilgiyi burada paylaşmanın tam zamanı. Farkındasınızdır ya da değilsinizdir bilmiyorum ama şu cümle hakkında ne düşünürsünüz?
İnsanlar; grubun içinde yaygın olanı uygulama, fikirleri benimsemeye yatkındır [4]. Bu bilgiyi biraz spekülatif bir hale getireyim. Ama hala doğru olacak:
İnsanlar, yanlış ve mantıksız da olsa grubun içinde yaygın olanı uygulamaya ve fikirleri benimsemeye yatkındır.
Biraz daha spekülatif ama hala doğru bir cümle geliyor:
İnsanlar, öncesinde yanlış ve mantıksız olduğunu bilse bile grubun içinde yaygın olanı uygulamaya ve fikirleri benimsemeye yatkındır.
Çünkü bizler sosyal memelileriz ve grup normları ile uyumlu olmak bizim için son derece yaşamsaldır. Kodlarımızda hayatta kalmak için grupla uyumlu olma dürtüsü bulunur. İnsanlar başka insanlarla temas halindeyken, onların gözlerine bakarken ve diğerleri ile oyun oynarken-sosyalleşirken güvende hissederler. Diğer insanlardan izole hale gelen memeliler, çeşitli zihinsel becerilerinde bozulmalar yaşayabilirler [5].
Grubun normlara etkisine dönersek, kültür de grubun yazılı olmayan kodlarıdır. Bugün grubun normlarında tarihsel geçmişin olduğu gibi, grubun liderinin söyleminin önemli bir bileşen olduğunu biliyoruz.
Dolayısı ile düşünce ve duygularımız doğrudan yaşadığımız, maruz kaldığımız kültürden, gruptan ve liderden doğrudan etkilenmektedir.
Biz ruhsal bozukluklarla çalışan psikoterapistler pek çok farklı okulun öğretilerini, psikoterapi seansı içerisinde teknik olarak kullanabiliriz. Bilişsel Davranışçı Terapi, Dinamik Psikoterapi, Psikanaliz, EMDR Terapisi, Şema Terapi ve Kabul Kararlık terapisi gibi bilimsel olarak incelenmiş ve teknikleri yapılandırılmış pek çok önemli psikoterapi yöntemi vardır. Çeşitli psikoterapi okullarının farklı farklı kuramlarla uyguladığı kimi zaman birbirine benzer veya kimi zaman ise birbirine hiç benzemeyen bakış açıları ile geliştirilmiş çeşitli özel teknikleri vardır. Bu farklı tekniklerde çoğunlukla ortak olan alanlardan biri ise toplum ve kültürle olan ilişki vurgusudur. Bu tür durumlarda seansın bir noktasında terapistlerin ağzından kimi zaman şu terapötik cümleler çıkar: “Bu yaşantının başka bir açıklaması olabilir mi?”, “Aynı olayı bir başkası yaşasa yine böyle mi düşünürdü?”, “Bir yakınınız aynı durumu yaşasaydı ne hissederdi?”, “Peki, bir başkası ne yapardı?”, “Öyleyse aynı davranışı başkası yapsa, hatta kıymet verdiğiniz biri yapsa ona ne önerirdiniz?”, “Aynı duyguyu sevdiğiniz o kişi yapsa ya ona ne derdiniz?”, “Peki, aynı düşünceye çok sevdiğiniz arkadaşınız sahip olsa ona ne demek isterdiniz?” gibi… Psikoterapi uygulamalarının içindeki binlerce bilimsel olarak önerilen tedavi edici teknikten, yeri ve zamanı geldiğinde ve kuram doğrultusunda kullandığımız bu sorular terapötik olarak bir amaca hizmet eder. Burada, grubun NORM’u ile bir çelişki veya benzerlik olduğunu fark etmek, kişinin kendi normları doğrultusunda kendisi ve diğerleri için yaptığı çifte standart bakış açısını yeri geldiğinde vurgulamak kritik bir terapötik müdahale olarak kullanılmaktadır. Düşüncelerimiz ve duygularımızla ilgili “norm”sal, grupla ilişkili veya kültürel paylaşımlar çok güçlü etkiler yaratabilmektedir.
Düşünce ve duygularımızın ötesine geçersek; “algılarımız” bile ‘norm’larla etkilenmektedir. Algılarımız, yani 5 duyu; işitme, koklama, görme, dokunma veya tatma gibi algıları kastediyoruz. Algılarımız bile öncesi anlardan etkilenir!
Ayna nöron araştırmalarında bu konuyla ilişkili örneklere rastlayabiliriz. Primatlarla yapılan araştırmalar, deneysel ortamda birbirini izleyen maymunlardan, biri bir hareket yaptığında onu izleyenin de beyninde hareket yapınca çalışan bölgelerin aktifleştiğini göstermiş [6]. Yine diğer araştırmalarla birlikte baktığımızda artık biliyoruz ki siz spor yapan birini izlediğinizde beyninizde sporla ilgili komut veren yerlerde bir “kıpırtı” oluyor. Aynı şekilde biz biliyoruz ki, önceki yazılarımızda konuştuğumuz gibi, televizyondan bir travmatik sahneye maruz kalmak bile kişiyi bizzat yaşamış gibi travmatize edebiliyor [7]. İzlediklerimiz ve yaşadıklarımız, yani temas ettiklerimiz, fark etmesek de bizi şekillendiriyor. Günlük yaşantımızda daha önce karşılaşmadığımız davranışları ve anlamlarını toplumun diğer bireylerini gözlemleyerek öğreniriz [8]. Bütün bu verileri toparlayıp başka şekilde söylersek gözüken şudur: Her temas iz bırakır! Başka bir alana bakarsak çocuklarla, kaygı ve travma alanında yapılan araştırmalarda ilginç veriler ortaya çıkmıştır. Örneğin stresli olaylara ya da travmalara maruz kalan çocuklarda onların stresle baş etmesi için önemli olan faktörlerden birinin, bakım verenin (anne, baba veya diğer) bu stresöre verdiği tepki olduğu bulunmuş. Anne ve baba ne kadar kolay baş edebiliyorsa çocuk da o kadar kolay baş edebiliyor [9].
Algımızın o anki ve önceki durumlardan dahi etkilenmesi konusuna dönersek. İnsan zihninin karmaşıklığı konusunu incelediğimizde gerçekten biraz da şaşırtıcı olan bir gerçekle yüzleşmiş oluruz. Buradaki şaşırtıcı “gerçek”, algı dediğimiz ses, koku, dokunma ve benzeri dış gerçekliğin en saf hali olduğunu düşündüğümüz durumların bile, yani dış dünya bilgisinin, insana ulaştığı ilk andan itibaren değişimden geçtiğidir. Ancak ve ancak gerçeklik bilgisinin, zihnimiz tarafından çeşitli başka bilgilerle işlenmiş ve değiştirilmiş halini bilinçli olarak elde edebiliriz. Bir insan herhangi bir durumda, olan bir olaya karşı tepki verdiğinde, algı aşamasından itibaren pek çok değişkene maruz kalmış olur [10]. Fizik ve veri biliminin gelişmesi ile bilimsel araştırmalar sayesinde artık biliyoruz ki, eski düşündüklerimizin tersine beynimiz, üzerine girdiler olan boş bir kâğıt değil, aktif işlemler yapan karmaşık bir bilgisayara benzer şekilde çalışmaktadır [11]. Bilgi, olayın gerçekleşmesinden sonra; gerçekleşen olaydan doğan titreşimlerin dalgalar halinde insanın kulağına gelmesi, insan kulağındaki zarların titreşmesi ve bu titreşimlerin ilgili sinir kanalları ile beynin arka bölgesindeki algılamayla ilgili bölüme ulaşması [12]. Burada uygun algılamanın gerçekleşmesi ve bu algının bilgi olarak çeşitli yolakların ardından beynin ön bölümüne iletilmesi şeklinde uzun bir yolu takip ediyor. Tüm bu aşamaların, belki de merkezinde talamus dediğimiz bu yolların kesişim merkezi ve ilişkili yapılar aracılığı ile algının beynimizdeki yolaklarında pek çok merkez rol oynuyor [13]. Bu durumda bilinçli zihnimiz bunu fark etmeden hemen önce, kişinin önceki yaşadıkları ve beklentileri doğrultusunda bu sesin biraz tahmin de içeren şekilde bir anlama dönüştürülmesi ve zihnin bunu bağlamla bir bütün halinde bir anlam olarak idrak etmesinin sonrasında yaşadığımız deneyimi tam anlamıyla fark etmiş oluyoruz [10]. İşte tam da bu idrak durumunda, sürecin ilk aşaması olarak düşündüğümüz ilk “algı” dâhi pek çok faktörden etkilenerek değişiyor. Burada bu pek çok faktör arasından “referans durumu”nu inceleyebiliriz.
Muzafer Sherif'in grup normları ve grubun doğrudan algıya etkisi konusundaki çalışmaları burada iyi bir bilgi kaynağı olarak görülebilir [14]. Bugün pek çok başka araştırma ile gösterilen bu bilgiyi anlatan kült kitabından otokinetik deneyini aktarmaya çalışalım [15]. Öncelikle otokinetik etkiyi M. Sherif’in kendi ağzından tanıtalım:
“Işık, deneyi yapan tarafından denetlenen uygun bir kapağın açılmasıyla deneydeki kişiye gösteriliyordu. Denek ile ışık arasında beş metre vardı ve üzerinde telgraf kutusunun bulunduğu bir masaya oturtulmuştu. Şu talimat yazılı olarak verilmişti: Tamamen karanlık olunca, size HAZIR OL işareti vereceğim ve siz ışık noktasını göstereceksiniz. Kısa bir süre sonra ışık oynamaya başlayacak. Işığı görür görmez düğmeye basınız. Birkaç saniye sonra ışık kaybolacaktır. Işığın kat ettiği mesafeyi bana bildiriniz. Tahminlerinizi mümkün olduğu kadar doğru yapmaya çalışınız. Talimat deneğin genellikle izleyeceği yolu özetlemektedir. Işık verildikten kısa bir süre sonra, denek düğmeye bastığı zaman ayarlama aracı hafif, ama duyulabilir bir tiktak sesi çıkararak deneğin otokinetik hareketi gördüğünü belli ediyordu. Deneydeki kişinin hareketi görmeye başladığını belirtmek için düğmeye basmasından sonra geçen zaman tüm deneylerde iki saniyeydi. Işık, fiziksel bakımdan geçen tüm süre içerisinde sabitti ve deneyler sırasında hiç yerinden oynatılmamıştı. Işık kaybolduktan sonra, deneydeki kimsenin geçirdiği deneyime göre ışığın hareket ettiği mesafeyi söyledi. Otokinetik etkileri doğuran koşullar denencemizi sınamamız için eksiksiz bir deneysel durum sağlamaktadırlar. Otokinetik etkiyi kolayca elde edebiliriz. Tümüyle karanlıkta, aydınlanmamış kapalı bir odada veya dışarıda görünür başka ışıkların olmadığı bulutlu bir gecede olduğu gibi ince tek bir ışık her yönde hareket ediyormuş gibi yanıltıcı olabilir. Eğer ışık noktasını bir kimseye yineleyerek işaret edecek olursanız, özellikle ışık ile kendisi arasındaki mesafeyi bilmiyorsa, ışığı her defasında odanın içinde farklı yerlerde görebilir. Otokinetik etkinin deneysel olarak yaratılması, kişinin bunun etkisini bozmak için araçlar kullanmadığı takdirde ayrıcalıksız, çok doğal, çok kolaydır.”
Otokinetik etki üzerine kurulu deney:
İlk aşama: Denekler tek tek zifiri karanlık bir odaya alınmışlardır ve aynı noktadan bir ışık belirli aralıklarla gösterilmiştir. Deneklere ışığın hangi yöne doğru ve ne kadar aralıklarla hareket ettiği sorulmuştur. Her denek bir yön ve değişik aralıklar söylemiş (3-5-15 cm gibi) ama sonunda kendine göre standart (6-8 cm arası) bir mesafe tespit etmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ışığın hiç hareket etmediğidir.
İkinci aşama: Denekler gruplar halinde odaya alınmış ve kararlarını yüksek sesle vermeleri istenmiştir. İlk deneğin fikir belirtmesiyle birlikte kararlarda değişme olmuş ve ortak bir grup standardı geliştirilmiştir. Burada liderin belli olmadığı gruplarda ilk söze girenin muhtemel lider olarak belirebileceğine dikkat çekmek gerekmektedir.
Üçüncü aşama: Denekler yine tek tek odalara alınıp fikirleri sorulmuştur. Denekler bu kez grup halinde geliştirdikleri standarda göre (ikinci aşamadaki) ışığın yön ve mesafesini söylemişlerdir.
- 1. aşamada kişisel standart oluşur.
- 2. aşamada grup standardı oluşur.
- 3. aşamada kişi, grup standardını kullanır.
Işık sabit olduğu halde otokinetik illüzyon ile yerinden oynadığı hissine kapılan katılımcılara ne kadar kımıldadığı sorulur ve yanıt sözel olarak alınır. Deney tekrarlandıkça yanıtların giderek birbirlerine yaklaştığı saptanmıştır. Grup illüzyonik bir algı konusunda bile norm oluşturma eğilimindedir! Bu deneyin farklı bir versiyonu olan Asch’ın uyum deneylerindeki sonuçlar daha da vahimdir. Bunu da bir sonraki yazımızda tartışmayı sürdürelim.
Yine Muzaffer Sherif sosyal psikolojide artık bir kült olan kitabında [14], referans durumu ile ilgili çok güzel bir örnek vermekte:
“Fiziksel uyarı, deneyim ve bunun ortaya çıkardığı izleyen davranış arasında noktası noktasına doğrudan bir ilişki yoktur. Geniş bir alan içerisinde deneyim ve davranış, canlının o andaki durumunun çalışma düzenini verebilir. İki ayak uzunluğunda ve bir ayak enindeki portakal rengiyle kaplı bir karton alınız. Kartonun yarısını kara kâğıtla kaplayınız ve kaplanmamış portakal renkli bölüme birkaç dakika sürekli olarak bakınız ve sonra kara kabı kaldırınız. Bir süre için kaplanan kesim diğer yanından farklı bir portakal rengi tonunda görünecektir. Aynı renk, çevresindeki beyaz veya kara içerisinde veya yanında durduğu görüntüye göre daha koyu veya açık görünebilir. Bir melodide aynı ton tek başına farklı algılanabileceği gibi, diğer tonlarla birlikte olduğunda başka etkiler uyandırır. Bunun gibi kendi sınırları içerisinde bir ses bir yük, yalnız fiziksel değerlere göre arka planı oluşturan ses ve yüklere göre değerlendirilir. Bu örneklerde bilinçli olarak o tepkileri elde etmek için hazırlanmadan aynı uyarıya karşı değişik tepkiler gösteririz. Bunun tersine, eğer başarılı olabilirsek bu farklı tepkileri ortadan kaldırmak için oldukça güçlü bir biçimde kendimizi zorlamamız gerekir.”
Bu aşamada Sherif, deneyimlerin daima ilişkilere dayandığını iddia eder. Biz bunu biraz daha genişletirsek, “bağlam” çok büyük önem taşır diyebiliriz. Bir tiyatrodan aldığınız keyif, bir filmde ya da buluşmada hissettikleriniz bağlamla değişir. Buradaki daha büyük bilgi ise, yazılarımızın devamında da tartışacağımız şu konudur: Aslında algımız, kırmızıyı kırmızı, soğuğu soğuk, ekşiyi ekşi algılamamız, dış dünyada “bağlam”la ilişkilidir. Bu büyük iddia aslında biraz sarsıcı bir bilgi olabilir. Aynı zamanda da üzerinde düşünüp, faydalı bir şekilde kullanabileceğimiz bir bilgi…
Algı ile ilgili bu alana psikofizik denmektedir.
“Duyu alanını izleyen bu gibi verilere herhangi bir genel psikoloji ders kitabında rastlarız. Biri sıcak biri ılık ve biri soğuk olan üç kabı su ile doldurun. Birkaç dakika içinde bir elinizi sıcak suya diğerini soğuk suya daldırın. Sonra her iki elinizi ılık suya daldırın. Bu aynı derecedeki sudan çıkan el için serin, soğuk sudan çıkan için ise ılıktır. Soğuğa ilişkin olarak orta derecedeki ısı ılık, sıcağa ilişkin olarak aynı derecede serin olarak deneyimlenecektir. Soğuk veya sıcak uyarmalar fizyolojik olarak sıfır ve kayıtsızlık noktasındaki sınırlar içerisinde değişmelere neden olmaktadır.” [14].
Yani algımız, önceki algı ile oluşan kontrast ve gruptakilerin önceki algıları gibi konular dahi pek çok durumdan etkilenmektedir.
Özetle: Gerçek arayışındaysanız, ilişkilerinize ve algınızın var olan bağlamına biraz daha dikkat edin. Biraz daha dikkat, özen ve sağlıklı mesafe alımı ile gerçeğe biraz daha yaklaşmak mümkün olabilir. Algılarınıza saygı duyun, şapka çıkarın ama onları o kadar da abartmayın:)
Kaynaklar
- Snowden D. Liberating knowledge. Lib Knowl CBI Bus Guid. 1999:9-19.
- Yaşar AB. En sosyal hayvan. https://www.bilimveutopya.com.tr/en-sosyal-hayvan. Published 2018.
- Huddy L, Sears DO, Levy JS. The Oxford Handbook of Political Psychology. Oxford University Press; 2013.
- Stobbe E. Social Isolation and Mental Illness. 2006. http://www.brainblogger.com/2006/05/15/anti-stigmatization-social-isolation-and-mental-illness/.
- Lotto AJ, Hickok GS, Holt LL. Reflections on mirror neurons and speech perception. Trends Cogn Sci. 2009;13(3):110-114.
- Yaşar AB. Ruhsal travma ve evrimsel doğası. 2019. http://www.bilimveutopya.com.tr/makale/ruhsal-travma-ve-evrimsel-dogasi.
- Enver ANSGB, Demir A, Gergerlioğlu HS. Ayna Nöron Sistemine Genel Bakış. Eur J Basic Med Sci. 2012;2(4):122-126.
- Siqueland L, Kendall PC, Steinberg L. Anxiety in children: Perceived family environments and observed family interaction. J Clin Child Psychol. 1996;25(2):225-237.
- Solso R, Maclin OH, Kimberly M. Cognitive Psychology: International Editon. 2007.
- Tura SM. Beynin Gölgeleri. Metis Kitap; 2016.
- Aibara R, Welsh JT, Puria S, Goode RL. Human middle-ear sound transfer function and cochlear input impedance. Hear Res. 2001;152(1-2):100-109.
- Sherman SM, Guillery RW. Exploring the Thalamus and Its Role in Cortical Function. MIT press; 2006.
- Sherif M. The psychology of social norms. 1936.
- Şerif M. Sosyal Kuralların Psikolojisi. Alan Yayıncılık; 1985.
Bu yazı ilk olarak Bilim ve Ütopya dergisinin Parapsikoloji kapak konulu sayısında (2020) yayımlanmıştır.