Gündelik yaşamımız, hayatın önümüze çıkardığı tökezleme anları dışında tekdüze biçimde ilerler. Genellikle sabah uyandığımızda, o günün nasıl geçeceğine, neler yapacağımıza, neler yaşayacağımıza dair halihazırda pek çok fikrimiz, planımız vardır ve yaşamaya başlarız. Böyle olması işimize de gelir çünkü hayatımızın kontrolünün ellerimizde olduğu duygusuna ihtiyacımız vardır ve bilindik şeyler yapıp, öngörülmüş sonuçlar yaşamak bu duygumuzu güçlendirir. Ta ki tuhaf ve alışılmadık bir şeyler yaşayana kadar… Hayatın kendisi karşımıza hiç tahmin edilmedik tuhaflıklar çıkarabilse de bu yazıdaki konu kendi beynimizin ürettikleri ile ilgili.
İlk kez Edward Titchener'ın Bir Psikoloji Kitabı isimli kitabında geçen bir yaşantıdan söz etmek istiyorum öncelikle. ‘Beyin, bir deneyime yönelik olarak tam bir algı üretmeden önce, kısmi bir algı yaratır. İşte bu kısmi algı, daha önce deneyimlenmiş bir olay olduğu hissi yaratmaktadır.’ der Titchener. Bahsettiği şey deja vu olarak adlandırılan olay. Doğru yazılışıyla "Déjà vu", Fransızca’da "zaten görülmüş" anlamına geliyor. Kiminizin bildiği, kiminizin ise okurken ‘bu o muymuş?!’ diye düşünebileceği deja vu yaşantısını, içinde bulunduğumuz herhangi bir anı daha önce yaşamış olduğumuza dair çok kuvvetli bir his olarak tanımlamak mümkün. Eskiden görmüş olduğumuz bir yeri ya da bir kişiyi tekrar görüp anımsamaktan bahsetmiyoruz ya da her gün tekrar tekrar yaşadığımız çantamızı alıp evden çıkmak gibi bir sahne de değil, burada daha çok spesifik bir anın, mesela tam evden çıkarken kapıyı yavaşça açtığımız sırada paspasın önünden geçen bir kedi gibi içerik olarak özel bir yanı olmayan ama her şeyiyle tıpatıp aynı bir sahneyi daha önce de yaşamış olma duygusu. Herhalde burada vurgu yapılması gereken kısım o anın içeriği değil, yoğun olarak yaşanan o his. Çünkü deja vu yaşantısında özel olan, örneğin eskiden gördüğümüz bir mekanı tekrar gördüğümüz zaman yaşantıladığımız hatırlama hissinden çok, aynı anı yeniden yaşantılamanın yarattığı tuhaf, tekinsiz bir his. Peki nasıl oluyor da her duygunun, deneyimin, pek çok süzgeçten geçtiği, rastlantılara ve olasılıklara çok da yer bırakmayan insan beyni böylesine tedirgin edici boşluklara düşüyor?
The Matrix’te Trinity’nin çok net bir yanıtı var bu soruya: ‘Deja vu, genellikle Matrix'te bir hata oluştuğu anlamına gelir. Bir şeyler değiştirdiklerinde meydana gelir.’ Oysa gerçeklik kurgu kadar net olamıyor maalesef ve bu sorunun yanıtı henüz tam bilinmiyor. Bilim insanlarının açıklama yöntemleri çoğunlukla, yeni bir durumu açıklamak üzere eski ve bilindik kavramlar üzerinden hareket etmeyi içerir. Burada belki farklı bir tekinsizlik haline uzanıp, ilk kez bulunduğunuz yabancı bir ortamda, belki göç ettiğiniz bir ülkede ya da kimseyi tanımadığınız kalabalık bir iş yemeğinde karşılaştığınız pek çok yeni insanı daha önce sanki bir yerlerde görmüşsünüz gibi bir his yaşamanın, işte aslında bu yeniyi anlamlandırmaya çalışırken eskiyi kullanma metoduna (benzerliğe dayalı tanıma) bir örnek olduğunu söyleyebilirim. Deja vuya geri dönecek olursak, oldukça yaygın karşılaşılan, öyle ki insanların %60-80’inde hayatlarının bir döneminde yaşanmış bir durum. Tekrarlayıcı olarak ya da sık sık yaşamak da mümkün. Genellikle 2., 3. dekadda yani gençlikte daha sık karşı karşıya kalındığı biliniyor. Acaba bu yaş farkında yaşlılıkta belleğin giderek zayıflamasının, gerçekten görülmüş şeylerin bile tanıdık gelmemesinin ya da artık hiçbir şeyin şaşırtıcı olmamasının da bir etkisi var mıdır?! Nörobilimin genel çalışma yöntemlerini düşündüğümüzde deja vu halinin çalışılmasını en güçleştiren durum, sağlıklı insanda laboratuvarda yeniden üretmek üzere tetikleyecek bir uyaranın bilinmemesi diyebiliriz. Yine de deja vunun hatırlama ile ilgili bir olay olması sebebiyle, bellekle ilgili çalışmalarda bu fenomenin üzerinde durulmaktadır. Beyinde uzun süreli belleğin depolandığı bölge genel itibarıyla temporal loblardır ayrıca temporal lobların bazı kısımları belirli olayların hatırlanması ve benzerliklerin saptanması ile daha yakından ilişkilidir. Dahası temporal lob epilepsisi adı verilen ve temporal loblardaki bazı nöron kümelerinde kontrolsüz ateşlenmeler sonucu ortaya çıkan bir epilepsi türünde hastalar, bazen epilepsi nöbeti başlamadan önce yoğun bir deja vu hissi yaşamaktan bahsederler. Nöbet aurası olarak adlandırılan bu durumun, temporal lobdaki tanıma ve benzerlikleri saptama ile ilgili hücrelerin de nöbet aktivitesine katılması sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bir hastalık sırasında görülebilen belirtinin sağlıklı insanlarda da ortaya çıkabilmesi, bu hücrelerde epileptik nöbete dönüşmeyen bir aktivite bozukluğu olduğunu düşündürmektedir. Her ne kadar deja vu algısını ortaya çıkarmak üzere sağlıklı insanlarla laboratuvar ortamında çalışma yapmak mümkün olmasa da, epileptik hastalarla yapılan çalışmalar deja vu oluşumundan sorumlu beyin bölgeleri hakkında ip ucu veriyor. Hastaların medial temporal bölgelerine özellikle de epizodik bellek ve duyusal işlemleme süreçlerinde rolü bulunan entorinal korteks ve peririnal korteks bölgelerine (uzun süreli bellekten sorumlu hipokampal yapının parçaları) yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla uyarı verildiğinde hastalar deja vu yaşadıklarını söylüyorlar. Entorinal korteks yapısında hasarı olan hastalarla yapılmış çalışmalar da bu hastaların deja vu yaşantılarının diğer bireylere göre daha sık olduğunu göstererek bu bölgenin rolünün altını çizmekte.
Bir başka açıklama, beynin ufak ip uçlarından büyük bilgilere ulaşabilme özelliği ile ilgilidir. Kısacık süreler içerisinde çok büyük ve belki de hayati bilgilerin işlenmesi gerekliliği, beynin anlık verilerle hareket edebilmesi özelliğinin bir sonucudur. Örneğin bazen sadece hafif bir koku, bize bir ortamdan uzak kalmamız gerektiğini hatırlatmalıdır. Ancak sinir yolaklarındaki bazı hatalı kesişmeler nedeniyle belki de kimi zaman bu anımsama ve bilgi ile birleştirme işleminde kısa devreler olabilir. Böyle bir durumda aslında uzun süreli bellekte kodlanmamış anlık bir duyusal uyaran, hatalı olarak o anı daha önce yaşamış olduğumuz hissini yaratabilir. Benzerlik/aşinalık temelli tanıma kavramı, bu açıklamaya paralellik taşımaktadır. Beynimizin sınırlı bilgi üzerinden bir durumu kavramaya çalıştığı düşünüldüğünde benzerlik temelli tanıma, bizim daha önce gördüğümüz veya deneyimlediğimiz bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamızı sağlayan türden belleğimizdir diyebiliriz. Araştırmacılar, deja vunun aşinalık temelli bir tanıma biçimi olduğunu bulan bazı çalışmalar yürütmüştür. Öyle ki, eski ve yeni deneyimler arasında belirli bir örtüşme olduğunda, dejà vu olarak yorumladığımız bağlantıyla ilgili güçlü hislere sahip oluruz. Başka bazı çalışmalarda da, anlık olarak algılanan bir sahneye bilinçli bir aşinalığın eşlik edebilmesi için, bellekle ilgili yapılarla kortikal yapılar arasında olması gereken ilişkinin deja vu deneyimlerinde bozulmuş olduğu, bu nedenle hatırlamanın deyimi yerindeyse bilinçsiz fark edişler olarak kaldığı yorumu yapılmaktadır.
Her ne kadar literatürde en fazla atıf bellekle ve epilepsi ile ilgili çalışmalara yapılmış olsa da, bellekle doğrudan bir ilişkisi olmayan sağ talamo kallosal bölgede kanama sonucu hasar oluşmuş ve tekrarlayan deja vu atakları yaşayan bir hasta ile ilgili bir çalışma dikkat çekici. Hastanın deja vu yaşantılarına dair farkındalığının oluşması ve o sırada yaşantının üzerine düşünebilme (üst-bilişsel) becerisinin arttırılmasıyla, atakların sayı ve sıklığında azalma olduğu bildirilmektedir.
Beyin hemisferleri arasındaki ilişki, bir başka açıdan deja vu yaşantısı ile ilgili olabilir. Analitik düşünme, neden-sonuç ilişkisi, sıralı düşünme gibi özellikler sol hemsifer tarafından gerçekleştirilir. Duyusal girdiler her iki hemisfere eş zamanlı olarak ulaşsa da, bütünleşik bir kavrayış ve eylem üretebilme, her iki hemisfer arasındaki aktarımla mümkündür. Her iki beyin yarım küresini birbirine bağlayan sinir liflerinden oluşan korpus kallosum adı verilen oluşumda, iletim devrelerindeki kısmi aksaklıklar, verilerin farklı zamanlarda işlenmesine, bu zaman farkı da deja vu yaşantısına neden olabilir.
Deja vunun kelime anlamına dönecek olursak, bir şeyin ‘zaten görülmüş’ olma halini bir taraftan da geçmişte, gelecekteki bir anı (şimdiki zamanda deja vu yaşadığımız anı) görmüş, yani geçmişte henüz yaşanmamış bir anıya ilişkin öngörüde bulunmuş olmak şeklinde de açıklayabiliriz. Zamanlamada bir hata olarak nitelendirilebilecek bu durum, anlık duyusal girdinin kısa süreli belleği geçip bir hata ya da kısa devre sonucu uzun süreli bellek depolarıyla bağlantıya geçmesinden kaynaklanabilir. Böyle bir durumda bu bağlantı, uzun süreli bellekte o anla ilişkili geçmişte yaşanmış gerçek bir anı olmadığından sadece ‘yaşamış olmaya dair bir his’ yaratmakla kalıyor ve fakat bunu anlamlandıramıyor olabiliriz. Deja vu yaşantılarının ortak bir özelliği olarak bu deneyimler sırasında bilincimizin tamamen açık olması, deja vu oluşumunda beynin tamamının devreye girmediğinin de bir kanıtı aslında. Yani yolunda gitmeyen bir şeyler oluyor, beyin de bunun farkında ama kontrolü dışında, çünkü tüm beyni dahil eden bir süreç değil. Belki de bu yüzden olabiliyor, çünkü tüm beyin bölgelerinin katılımı gerekmediği için aynı zamanda bu ‘ufak hata’ kontrolden de kaçmış oluyor. Kulağa oldukça mantıklı gelen bu açıklama da diğer açıklamalar gibi varsayımdan öteye geçemiyor ne yazık ki.
Aslında bazı kaynaklar deja deneyimlerinin ikiye ayrılabileceğini iddia etmekte: yanlış tanıdıklık hissinden kaynaklanan deja vu ve hatalı hatırlama hissinden kaynaklanan dejà vécu. Deja vecunun daha delüzyonel bir yaşantı olduğu ve ‘sıradan’ deja vu yaşantılarına nazaran daha yeni ve alışılmadık uyaranlar tarafından tetiklendiği belirtilmektedir. Buraya kadar anlattıklarımı biraz daha karıştırmak pahasına, deja vecu ile ilgili öne sürülen açıklamadan bahsetmek istiyorum. Bir bilgiyi hatırlamak/oluşturmak üzere bellekten geri çağırma sinyalinin, geri çağırmanın içeriğinden sinirsel olarak ayrışabileceği varsayılmaktadır. Hipokampal uyarıların iletim yönünde, hipokampal çıkış nöronlarında teta salınımına göre ateşleme zamanlamasının tespit edilerek "hatırlama" sinyalinin verildiği öne sürülmektedir. Bu "zamansal kodlama" mekanizmasındaki kesintiler, gerçek erişim olmaksızın meydana gelebilen ve ironik bir şekilde özellikle bağlamsal yenilik durumlarında ortaya çıkabilen yanlış hatırlama sinyalleri ile sonuçlanır. İşte bu durumda hatalı bir hatırlama yani deja vecu yaşantısı ortaya çıkar.
Gerçek hayattaki anılarımız ve edindiğimiz bilgiler gibi, rüyalarımız da belleğimizde depolanmaktadır. Bilim insanları rüyalarla ilgili bazı yeniden deneyimleme yaşantılarının da olduğunu bulmuşlardır. Deja reve, ‘zaten/halihazırda rüyada görülmüş’ bu yaşantılar için kullanılan bir ifadedir. Deja vu ile benzer şekilde epileptik hastalarda fark edilen bu durum, geçmiş bir zamanda bir rüyada görülmüş bir sahnenin yeniden yaşantılanması olarak açıklanmaktadır. Başka bir deyişle uyanık halde şimdiki zaman diliminde yaşadığınız bir anı, daha önce rüyanızda gördüğünüzü hatırlama hali. Deja revenin de kendi içinde çeşitlendiği belirtilmekte; spesifik bir rüya ile ilişkilendirilen yaşantılar; bir rüyaya ait olduğu bilinen ama rüyanın tam olarak hatırlanamadığı yaşantılar ve biraz daha farklı bir şekilde o anda bir rüyanın içerisindeymiş gibi hissedilen (belki gerçeklik bağının gevşediği dissosiyatif bir hal olarak da düşünülebilir) yaşantılar. Bu tabloların da bellek ile ilgili temporal hemisferlerden kaynaklanan epileptik nöbetler sırasında ortaya çıkması dikkat çekici.
Her ne kadar deja vu ağırlıklı olarak, hastalık hali ya da aşikar bir hastalık belirtisi olmaksızın belirli beyin bölgelerindeki nöronların eşik altı duyarlılaşması ile ilişkili bir şekilde açıklanmaya çalışılsa da, bazı ilaçların da deja vuya sebep olabildiği bilinmektedir. Amantadin ve fenilpropanolamin birlikte kullanımının bu tuhaf yaşantıları tetiklediği bildirilmiştir. İlaçların neden olduğu dopaminerjik uyarım artışı bu durumdan sorumlu tutulmuştur. Ayrıca yorgunluk, uykusuzluk, yoğun stres yaratan durumlar ve alçak basınç (düşük oksijen içeriği) koşullarına maruz kalmanın da deja vu deneyimi ile ilişkili olduğu bilinmektedir.
Deja vu kadar sık duyulmasalar da literatürde tanımlanmış ve yine Fransızca isimlere sahip ve sıklıkla yaşanan başka bazı sıradışı yaşantılar da mevcut. Örnek verecek olursak, jamais vu asla görülmemiş; deja entendu zaten duyulmuş; presque vu dilin ucunda anlamlarına geliyor. Reja vu ise yaşanılan bir olayın ileride tekrar yaşanılacağını düşünme şeklinde bir miktar da farklı bir durum. Çok sık karşılaşıldığını bildiğimiz presque vu, belleğin geri çağırma aşaması ile ilgili bir sorun olarak görülüyor. Bildiğinizden çok emin olduğunuz bir bilgiyi hatırlayamama hali! Burada sanki kortikal yapılar ne istediklerini biliyor ama bellek depolarına söz geçirip de gereken bilgiyi deponun raflarından çıkartamıyormuş gibi bir durum canlandırabiliriz zihnimizde. Jamais vu için ise deja vudan farklı olarak kişinin kendisinin tetiklemesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin kısa bir süre içerisinde aynı kelimeyi tekrar tekrar yazacak ya da söyleyecek olursak, bir süre sonra kelimeye yabancılaştığımız, anlamını bilmiyormuş gibi hissettiğimizi fark ederiz. İşte jamais vu yaşantısı olarak adlandırabileceğimiz bu tabloda, spesifik bir görüntü ya da hatta bir tada ilişkin bellekteki kayda ulaşamayarak kısa süreliğine o bilginin yok sayılması söz konusudur. Yani kaydedilmiş bir anı ile o anının bilincinde olma bilgisi arasındaki bağlantıda bir kesilme olmaktadır. Yine yorgunluk ya da ağır stres durumlarında ortaya çıkabildiği görülmektedir.
Buraya kadar bahsettiğim daha çok hatırlama ve bellek ile ilişkilendirilen tuhaflıklar dışında, yine insan beyninin deneyimlediği fakat açıklayamadığı başka bazı fenomenler de mevcut. Bunlardan somestetik illüzyonlar ve otoskopik fenomen bir miktar daha yakından bakmayı hak ediyor. Kişinin beden şeklinin değiştiği, kendi bedeninden ayrılıp yükseldiği, yukarıdan kendi bedenini izlediği, yanında ya da hemen arkasında başka bir varlığın olduğunu hissettiği gibi açıklanabilecek yaşantılar somestetik illüzyonlar başlığı altında toplanıyor. Daha okurken kişiye parapsikolojik deneyimler hissi yaşatan bu olaylar da aslında kendi beynimizin ortaya koyduğu deneyimler. Otoskopik fenomen olarak adlandırılan tablonun ise belli başlı dört belirtisi mevcut: bedenin dışında olma hissi, otoskopik varsanı, hetoskopi ve başka bir varlığı hissetme hali. Somestetik illüzyonlar ve otoskopik fenomenlerin vücutla ilgili bilgilerin (vestibüler, propriyoseptif ve dokunsal) entegre edilememesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Vestibüler sistem, denge ve uzaysal oryantasyon duyusuyla ilişkili, motor koordinasyon ve denge duyusunu içeren bir duyu sistemidir. İşitme sisteminin bir parçası olan koklea ile birlikte iç kulakta bulunan labirentte ve kulak vestibulumunda yer almaktadır. Vestibüler işlevler ve duyusal girdilerin entegrasyonu, beyin parietal ve temporal kortekslerinde ve ilgili limbik yapılarda meydana gelir. Sağ amigdala, inferior parietal korteks veya angular girusun elektriksel uyarımı, tekrarlanabilir vestibüler işlev bozuklukları ile sonuçlanmaktadır.
Bu işlev bozuklukları dengesizlik, kendisinden başka birinin (olmayan) varlığını hissetme, bedenin dışında olma hissi, su yüzeyinde yüzme hissi ve çarpık bedensel algıları içerir. Uyaranın yoğunluğu ve süresi semptomların doğasını belirlemektedir. Literatürde, başka bir varlığın hissedilmesi deneyiminin epileptik hastalarda ve sağ amigdalanın elektriksel uyarımının yapıldığı durumlarda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Capgras sendromu olarak adlandırlan, şizofreni hastalarında görülen bir tür düşünce bozukluğunda hasta tanıdığı kişilerin yerine sahtelerinin geçtiği gibi bir kuşku yaşar. Bir çalışmada Capgras sendromunda ve bilindik kişilerin yanlış tanınması gibi gerçek bilginin yanıltıcı olduğuna dair hislerin yer aldığı tablolarda, sol hipokampus, insula, ventral striatum ve iki taraflı inferior frontal girusta kanlanmada azalma olduğu gösterilmiştir. Tüm bu sayılan beyin bölgeleri bellek ve bilinçle ilişkili yapılardır. Yoğun stres yaratan durumların da otoskopik fenomenle bağlantısı olduğu görüldüğünden, stres altında üretilen endorfinlerin bu tablolarla ilişkili olabileceği düşünülmüştür çünkü endorfinlerin bir taraftan da nöbet eşiğini düşürerek epileptik nöbetlere bir yatkınlık yarattığı bilinmektedir. Beden algısı ile ilişkili bahsedilen belirtilerin bir spektrum içerisinde yer aldığı, etkilenen beyin bölgeleri arttıkça belirtilerin de artış gösterdiği düşünülmektedir. Epilepsi, beynin elektriksel uyarımı, madde etkisi ve yoğun stres dışında yüksek irtifa dağcılarında ve pilotların basınç odası eğitimlerinde de bu tür belirtilerin yaşanması, akut hipoksik (oksijen azlığı) koşullarla ve beynin temporaparietal bileşkesinin bu duruma duyarlılığı ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
Son söz niyetine…
Milyonlarca yıllık evrim sürecinde beyin, az veriyle en kısa sürede bir sonuç/bilgi/eylem üretecek hale dönüşmüştür. Tüm bu aşamalar tahmin edildiğinden çok daha karmaşık ama bir o kadar da hassas işlemlerle gerçekleşmektedir. Öyle ki tek bir nöron kümesinde ortaya çıkan, olması gerekenin ötesinde bir aktivasyon tüm algıları karıştırabilmektedir. Bilimsel araştırmaların büyük kısmı sonuç bölümünde ‘bu alanda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır’ cümleleri ile biter. Doğanın tüm müdahalelere rağmen kendi dengesini korumak ve bulmak üzere döngüsünü sürdürdüğünü bildiğimizden farklı bir yerden bakarak yazımı, ‘burada anlatmaya çalıştığım yaşantıların belki de gerçek işlevlerine evrilmek için daha çok zamana ihtiyaç olduğunu söylemek de mümkün’ diyerek bitirmek istiyorum ya da belki başlamak! Kim bilir?...
Kaynaklar
Bartolomei F, Barbeau EJ, Nguyen T, et al. (2012). Rhinal-hippocampal interactions during déjà vu. Clin Neurophysiol, 123 (3), 489-95.
Brandt KR, Conway MA, James A, von Oertzen TJ (2018). Déjà vu and the entorhinal cortex: dissociating recollective from familiarity disruptions in a single case patient. Memory, Nov 7;1-10.
Ernst A, Delrue G, Willems S (2018). Overcoming familiarity illusions in a single case with persistent déjà vu. Memory, 23; 1-15.
Martin CB, Mirtsattari SM, Preussner JC et al. (2109). Relationship between déjà vu experiences and recognition-memory impairments in temporal-lobe epilepsy. Memory, Jul 24;1-11.
Moulin CJA; Bell N, Turunen M et al. (2020). The the the the induction of jamais vu in the laboratory: word alienation and semantic satiation. Memory, Feb 20:1-10
Curot J, Valton L, Denuelle M et al. (2018). Déjà-rêvé: Prior dreams induced by direct electrical brain stimulation. Brain Stimul, 2018 Jul-Aug; 11(4): 875–885.
O’Conner AR, Lever C, Moulin CJA (2010). Novel insights into false recollection: a model of déjà vécu. Cogn Neuropsychiatry, 15(1): 118-44.
Sno HN, Linszen DH (1991). The déjà vu experience: remembrance of things past? Am J Psychiatry, 147(12): 1587-95.
Taycan SE, Çapraz İ, Candansayar S et al. (2013) Physical and neuropsychiatric symptoms appear on pilots during hypobaric chamber training. European Int J of Sci and Technology, 2(4), 17-25.
Bu yazı ilk olarak Bilim ve Ütopya dergisinin web portalında yayımlanmıştır. Portal yayından kaldırıldığı için metni burada yeniden yayımlıyorum.